Image result for gülsen gülbeyazGÜLSEN GÜLBEYAZ

‘Newroz’

Sen en çok hangi bayramı seversin?” diye sordu Mai-Lin. Hemen cevap veremedi Suzan. Mai-Lin bir yandan çubuklarıyla makarnasını yiyor, bir yandan da çekik gözlerini Suzan’ın gözlerine dikmiş, onun vereceği cevabı bekliyordu.

       “Ben de bahar bayramını çok severim,” dedi Suzan. “Bizim oralarda bahar bayramı çok renkli kutlanır.”

       “Ben batılıların bayramlarından yalnızca İsa’nın çarmıha gerilişi ve tekrar dirilişini anmak için kutlanan Paskalyayı biliyorum,” dedi, Mai-Lin. Ardından da, ‘Yarın ilk gün; İsa çarmıha gerilecek ve ben eve döneceğim,’ diye geçirdi içinden.

       “Benim bahsettiğim bahar bayramı da doğuda kutlanıyor,” diye itiraz etti ona Suzan.

       Mai-Lin’in sorusu dudaklarının ucunda hazırdı sanki: “Doğuda nerede?”

       “Babam Türkiye doğumlu bir Kürt; Diyarbakır’da yaşıyor. Şimdiye kadar en güzel bahar bayramını orada, onunla kutladım,” dedi Suzan.

       Ne Türkiye’yi ne de doğusunu biliyordu, Mai-Lin. Çekik gözlerini olabildiğince açarak, “Peki bu bayramın hikâyesi nedir, nasıl kutlanır; biraz anlatır mısın?” dedi merakla.

       Az öncekinin aksine roller değişmişti şimdi; Suzan konuşuyor, Mai-Lin dinliyordu: “Çok eskiden bu günü yılın başlangıcı sayarlarmış bizim oralarda. Şimdi ise doğanın uyanışına, 21 Mart’a denk geliyor. Önce köyün ortasında çok büyük bir ateş yakılıyor; sonra da bayramlık elbiseleriyle meydana toplanan kadın, çocuk herkes bu ateşin üzerinden atlıyor. Aynı zamanda da, çalan davullar ve zurnaların eşliğinde halay çekiyorlar.”

       Suzan bunları anlatırken ertesi günün 21 Mart olduğunun farkında değildi. Onun aklı, sekiz yıl öncesinin 21 Mart’ına gitmişti: O zamanlar liseyi yeni bitirmişti. Babasını on beş yıldır hiç görüşmemişti ve kendisini yalnızca yolladığı Türkçe mektuplarından tanıyordu. Bu mektupları Almancaya Regine çeviriyordu. ‘Bir gün mutlaka görüşeceğiz!’ diye biten bu şiir gibi mektuplar bazen yıllarca hiç gelmiyordu.

       Baba-kızın ilk buluşmaları bir bayram gününe, 21 Mart’a denk gelmişti. Önce İstanbul’a, ardından da Diyarbakır’a uçarken heyecandan kalbi duracak gibi çarpıyordu Suzan’ın. Ona ne diyeceğini bilemiyordu. Ersin mi, yoksa baba mı? Ne soracağını da bilemiyordu. ‘Beni neden bırakıp gittin? Bunca zaman nerdeydin?” Ersin kaçak olarak Türkiye’ye döndüğünde, Suzan daha yedi yaşındaydı.

       Ama şimdi olmak istediği yerde, ülkesindeydi. Havaalanında, kendisini karşılayan adam, hayallerinde yaşattığı babasına hiç benzemiyordu. Sanki yaşlanmamış da, resmen çökmüştü Ersin.

       Ülkesine döndükten sonra da hep kaçak yaşamıştı Ersin. Kaçaklık yıllarında karşısına Berivan çıkmış, yüreğinde yeni bir aşk alevlenmişti. Berivan’dan doğacak çocuğuna kaçak ve göçebe olmayan bir gelecek sunmak istemiş, fakat bir baskın sırasında tutuklanmıştı. O, cezaevini mesken tutarken,  Suzan Almanya’da her şeyden habersiz, on yaşına yeni giriyordu. Oğlu Devrim ise daha doğmamıştı bile. Zaten Devrim, babasını ilk defa bir cezaevi ziyaretinde tanımıştı.

       Berivan, bir yandan Diyarbakır Hukuk Fakültesi’nde okuyor, bir yandan da cezaevi kapılarında sürünüyordu. Doğal olarak Devrim de cezaevi yollarında büyüyordu.

       Berivan gecelerini cezaevlerinde yatan arkadaşlarının dava dosyalarını inceleyerek geçiriyor, gündüzleri de diğer avukat arkadaşlarıyla beraber duruşmalara giriyordu. Yurt dışına çıkan yoldaşları vasıtasıyla Suzan’a ve Regine’ye Ersin’in mektuplarını gönderen de oydu.

       Regine kızına o mektupların hapishaneden yazılan ve elden gönderilen mektuplar olduğunu söylememişti. Ama Ersin cezaevinden çıkar çıkmaz, ondan kızını görmesini istemişti.

       Diyarbakır’da Suzan’ın etrafı ‘Hoş geldin’ Ersin’in etrafı da ‘Geçmiş olsun’ diyenlerle dolmuştu. Yanlarında babasının kendisinden on yaş küçük oğlu Devrim’le onun annesi Berivan da vardı elbette. Suzan, etraflarını saran kalabalığın ilgisinden boğuluyor gibiydi ve kafasının içinde dolaşıp duran bir soruya yanıt vermeye çalışıyordu: ‘Geçmiş, yalnızca geçmiş miydi?’

       Ersin o gün birçok bayramı birlikte kutluyordu sanki. On bir yıl yattığı cezaevinden daha o sabah çıkmıştı ve yanında yıllardır görmediği kızı Suzan’la oğlu Devrim vardı. O günün bayram olması da ayrı bir heyecandı onun için.

       Kızına anlatacağı çok şey vardı; ama kelimeler dilinin ucunda düğümleniyordu sanki. Konuşacak bir konu, soracak bir soru gelmiyordu aklına. Bırakın onunla sohbet etmeyi, kızının yüzüne bile bakamıyordu. Suzan da onunla birlikte susuyordu.

       Her tarafta yemek masaları kuruluyor, sazlar çalınıp türküler söyleniyor, halaylar çekilip ateşler yakılıyordu. Suzan gittikleri davetlerde hep babasıyla yan yana oturuyor, kulağına yabancı gelmeyen, ama unuttuğu Türkçeyi anlamaya çalışıyor, Kürtçeden ise hiçbir şey anlamıyordu. Etrafındaki kalabalığın içinde Ersin’den başka Almanca bilen yoktu; ama o da ağzını açıp tek kelime konuşmuyordu. Ailesi, dostları, arkadaşları, yoldaşları, herkes etrafını sarmıştı ve her şey bir rüya gibiydi. Ama Suzan’ın gözlerine bile bakamıyordu Ersin.

       Suzan da, Ersin de henüz hazır olmadıklarını biliyorlar, sanki geç gördükleri bir rüyanın içinde her şeyin zamanının gelmesini bekleyerek susuyorlardı. Beş gün, hiç baş başa kalamadan, konuşmadan ve bakışmadan geçmişti. Bu yüzden ne Almancaya, ne Türkçeye ne de Kürtçeye ihtiyaçları olmamıştı. Etraflarında saygı ve sevgiden oluşturulmuş bir dostluk çemberi oluşmuştu. Eş, dost, akrabalar el ele vermişler, hep beraber onlara ikramlarda bulunuyorlardı.

       Berivan hem misafir ağırlıyor, hem de oğlu Devrim’in, üvey kızı Suzan’ın ve kocası Ersin’in rahat etmeleri için etraflarında pervane gibi dönüyordu. İngilizce bilmesine rağmen, daha önce Türkçe bildiğini duyduğu için, kocasının Almanya’dan gelen kızı Suzan’la Türkçe konuşmaya çalışıyordu.

       Suzan, ondaki enerjinin kaynağını bir türlü bulamamış, Berivan’ın hayat dolu, enerjik, aktif ve savaşçı hâli karşısında derinden etkilenmişti.

       Kardeşi Devrim ise, yıllar sonra kavuştuğu babasını kimseyle paylaşmak istemiyordu. Zaten bir ablasının olduğunu öğrenmenin şaşkınlığını yaşıyor, bu durumu bir türlü içine sindiremiyordu.

       Annesiyle Kürtçe, babasıyla Türkçe konuşuyordu Devrim. Saçları simsiyahtı. O zamanlar on bir yaşına yeni girecekti. Gözleri ailenin diğer bireyleri gibi koyu mavi değil, zümrüt yeşiliydi. Kaşları kalın, teni esmer, dişleri bembeyazdı. Yani tam bir Kürt görümüne sahipti.

       Suzan, Diyarbakır’dan ayrılacağı günün sabahı, yatağının başucunda bir mektupla güne başlamıştı. Mektup babasındandı. Beş gündür aynı evin içinde oldukları hâlde neredeyse tek kelime konuşamadığı babasından:

«Suzan’ım, kızım;

Dilimizi tutmadığımız için bana ve yoldaşlarıma çok ceza çektiriyorlar; buna rağmen biz yine de susmuyoruz. Ama özgürlüğümün ilk günü, hem de bir bayram sabahında seni karşımda görünce dilim tutuldu desem yalan olmaz. Çok güzel ve olgun bir insan olmuşsun.

       İçerde yatan o kadar kıymetli, beyinler, canlar varken, bir ben özgür olmuşum ne yazar? İnan ki, yıllar süren esaretten kurtulup özgürlüğe kavuşmuş olmanın sarhoşluğundan değil, onca zaman sonra seni görmüş olmanın yarattığı şaşkınlıktan dilim tutuldu. Büyürken göremediğim günlere yandım. Anlatacağım hiçbir şeyin anlamı yok biliyorum; ama nereden başlayacağımı bilemiyorum. Her şey için beni affet. Seni uğurlamaya gücüm yetmiyor; bu yüzden dönerken yanında olamayacağım.

       Annene selamlar, saygılar. Seni bana gönderdiği için ve her şey için ona çok teşekkür ediyorum. Bir dahaki gelişini sabırla bekleyeceğim. Hoşça kal, iyi yolculuklar kızım!

Baban, Ersin.»

       Ersin, o gün Suzan’ı yolcu etmeye havaalanına gitmedi; ama bütün gün ortalıkta neşesiz ve sessiz hâliyle bir hayalet gibi dolaşıp durdu. Suzan ise Kiel’e geri döndüğünde babasını bir daha ne zaman göreceğini bilememenin sıkıntısını taşıyordu yüreğinde.

       Daldığı hayallerden Mai-Lin’in sesi uyandırdı Suzan’ı: “Bu, bayramın başka bir adı var mı?”

       Suzan gurur dolu bir sesle, “Newroz!” diye yanıtladı onu. Sonra, gözlerini uzakta, bilinmeyen bir noktaya dikip sustu. Onun sustuğunu görünce Mai-Lin tekrar konuşmaya başladı: “Bizde de, martın ortasında, kışın başlamasından yüz altı gün sonra, Berrak Işığın bayramı kutlanır; bu ölüler bayramıdır aslında. Doğa taze bir yaşam için daldığı uykudan uyanır ve bahar gelir. Eskiden adı bahar ve bereket bayramıymış. Çok eskiden insanlar bu günde bahçelerine ağaçlar dikerler; güneşin sıcak ışıklarının keyfini çıkarıp, rengârenk uçurtmalarını bahar rüzgârlarına salarlarmış. Tabii bir de dev ateşler yakılırmış, ateş bizde, baharın geldiğinin habercisidir. Fakat gel zaman git zaman, bu bayram ölülerin bayramına dönüşmüş. O gün herkes ninelerin, dedelerin mezarlarına koşmaya, barış dolu ve bereketli bir yıl için onlardan yardım istemeye başlamış. Bizde mezar ziyareti yas tutulan bir ziyaret değil, tam tersine keyifli bir gezidir; insanlara mutluluk ve huzur versin diye yapılır. Mezarlar temizlenir, etrafları düzeltilir, otlar ayıklanır, yanlarına ölüler için hazırlanan yemekler konur ve tütsüler yakılır. Kimileri, ölüler için kâğıt para da yakar. Berrak Işığın Bayramı, çay yetiştiricileri için de önemli bir gündür. En güzel çay, bu bayramdan önce toplanan çay yapraklarından elde edilir.”

       Mai-Lin, sözlerine ara verip soğumuş papatya çayından höpürdeterek bir yudum daha aldı. Arkasından da diliyle dudaklarını yaladı ve “Canım da nasıl yasemin çayı çekti. Artık, yarın eve gidince içerim.” deyip Suzan’ın gözlerinin içine baktı.

       Suzan sanki onu dinlemiyor gibiydi. Çünkü o, kafasında kimi sorulara yanıt bulmakla meşguldü. Türklerle, Kürtler bu bayramı nasıl kutluyorlardı acaba? Yoksa bu bayram yalnızca Kürtlerin bayramı mıydı? Babasının cezaevinden çıktığı o güne kadar varlığından bile habersiz olduğu Newroz bayramını neden şimdiye kadar hiç duymamıştı? Madem Newroz bahar bayramıydı, neden Diyarbakır’da polisler kutlamaları engellemeye çalışmışlardı?

       Suzan’ın o günden hatırlayabildiği tek şey, on bir yıllık esareti sona eren babasının, uçmayı unutmuş bir güvercin gibi şaşkınlıkla etrafına bakışıydı. On beş yıl görmediği kızıyla karşılaşmış, onun bakışlarında rahmetli annesinin gözlerini görmüştü. Sanki nine ile torun karşısında birlikte oturuyorlardı. Ama neyse ki hiçbirisi kalkıp da ona, “Bunca zaman nerelerdeydin? Diye hesap sormuyordu.

“İçsel Yol – 2013 – Favori Yayınları”

Romanımdan alıntı…

Newroz Piroz Be… 21. Mart. 2017

GÜLSEN GÜLBEYAZ

Author: Gülsen Gülbeyaz