Sub - German troops marching through occupied Warsaw during World War Two, Poland, circa 1939. (Photo by FPG/Getty Images)
Faşizm sadece nefretten ibaret değildi; istikrar ve sosyal refah önermişti. Dünya genelindeki faşist hareketler, kendi ‘milletlerine’ istikrar ve toplumsal refah vaat ederken, dünyaya savaş ve ölüm saçtılar.Bir benzetme, Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük rahatsızlık yaratıyor; faşizm benzetmesi… Hortlayan sağı, 20. yüzyılın savaşlar arası faşizm olarak nitelendirilen sağın nasıl tarif edildiğini işitmeden (sağ kanadın belli kısımları dışında) anlamaya çalışmak -veya kıyaslama yapmak- neredeyse imkansızdır. Yeniden dirilen sağ da faşizm gibi, irrasyonel, dar görüşlü, şiddet yanlısı ve ırkçıdır. Benzetme de buna ilişkindir ve bir gerçeklik payı vardır. Öte yandan faşizm, sadece vatandaşların en karanlık içgüdülerine seslenerek güçlenmedi. Aslında faşizm, diğer siyasal aktörlerin çok az yardım sunduğu bir dönemde kapitalizmin yıkıntılarından korunmak için insanların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarından dem vurdu.

Faşizmin kökenlerinde insanları korumak için verilen bir vaat yatıyordu. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan küreselleşme toplumları, meslekleri ve kültürel mekanizmaları yıktı ve büyük bir göç dalgasına yol açtı. Bu dönemde, insanları yabancıların ve piyasaların olumsuz etkilerinden korumayı vaat eden sağcı-milliyetçi hareketler ortaya çıktı; korkan, yönelimlerini değiştiren ve yerlerinden olan insanlar buna yanıt verdi. Bu proto-faşist hareketler, bazı ülkelerde siyasi hayatı sarssa da da İkinci Dünya Savaşı’na dek görece düşük seviyede bir etki yarattılar.

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’yı mahvederek 16 milyon insanın ölümüne, 20 milyon insanın sakat kalmasına yol açtı; ayrıca ekonomik düzenleri yok ederken, toplumlara kargaşa tohumları ekti. Mesela İtalya’da savaş sonrası dönemde yüksek enflasyon ve işsizlik ile grevler, fabrika işgalleri, toprak nöbetleri ve benzeri toplumsal çalkantı ve şiddet örnekleri yaşandı. Savaş sonrası dönemin liberal İtalyan hükümetleri bu sorunlara gerekli çözümleri üretemedi. Liberallerin seçmenleri -iş adamları, toprak sahipleri, orta sınıf üyeleri- onları yüz üstü bıraktı. Ülkenin en büyük iki muhalefet partisi olan Sosyalist PSI ve Katolik PPI, bu temel toplumsal sorunlara karşı cılız çözümler önermişti.

İTALYAN FAŞİZMİ ULUSAL BİRLİK VE EŞİTLİK VAAT ETMİŞTİ

mus

Benito Mussolini ve Ulusal Faşist Partisi (PNF), mevcut kurumların, partilerin ve seçkinlerin başarısızlığından veya basiretsizliğinden yararlanarak, “ulusal” ve “toplumcu” politikaların bir karışımını sunarak bir adım öne çıktı. Faşistler, ulusal birliği sağlamayı, ulusun çıkarlarını herhangi bir grubun menfaatlerinden üstün tutacağını ve İtalya’nın uluslar arası alanda yükseleceğini vaat ettiler. Ayrıca, İtalyanların sosyal güvenlik, dayanışma ve kapitalizmin krizlerinden korunma taleplerine yönelik bir çağrıda bulundu. Böylece düzeni yeniden tesis etme, özel mülkiyeti koruma ve sosyal refahı arttırma hususlarında vaatlerde bulundular; aynı zamanda toplumu ekonomik krizlerden ve yolsuzluktan korumaya söz verdiler. Faşistler, zenginliğin, sorumlulukların yanı sıra ayrıcalıkları da beraberinde getirdiğini ve ulusun menfaatlerine uygun biçimde yönlendirilmesi gerektiğini söylediler.

Bu çağrılar, faşistlerin neredeyse tüm sosyo-ekonomik kesimlerden destek almalarını sağladı. 1860’lı yıllarda kurulan İtalya, derin bölgesel ve toplumsal ayrışmalara maruz kalan genç bir ülkeydi. Tüm ulusal kesimlerin çıkarlarına hizmet edeceklerini iddia ederek, İtalya’nın ilk gerçek ‘halk partisi’ olmuşlardı.

İktidara gelmelerinin ardından, İtalyan faşistler eğlence toplulukları, öğrenci ve gençlik grupları, spor ve gezi aktiviteleri organize ettiler. Bu örgütlenmeler, faşistlerin gerçek anlamda bir ulusal toplumu teşvik etme hedeflerini daha da ilerletti. Bir faşist ulusal kimliği güçlendirme arzusu, rejimi olağanüstü kültürel sınırlara ulaştırdı. Göz alıcı bir kamusal mimarinin yan ısıra, sanat sergilerini, film ve radyo yapımlarını teşvik ettiler. Rejim, ekonomiye geniş ölçekli biçimde el attı.

Bir faşist şunu söylüyordu: “Devletin genel ekonomik çıkarlarından daha fazla olan tek bir ekonomik çıkar, devletin gözetim ve denetimine girmeyen herhangi bir bireysel, ekonomik girişim, çeşitli sınıfların ilişkileri olamaz”. Bu politik anlayış, faşizmi 1930’ların sonlarına, Mussolini’nin Hitler’le çekişmesine dek gündemde tuttu. Ancak ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na girmesiyle İtalyan rejimi, daha açık bir biçimde ‘ırkçı’ faşizm anlayışına evrildi.

ALMAN FAŞİZMİ DAHA DA POPÜLER BİR YOL SUNUYORDU

İtalyan tipi faşizm, Alman muadillerinden büyük oranda farklıydı. Belki en önemli farkı, Alman versiyonunda anti-Semitizm (Yahudi düşmanlığı) ve ırkçılığın daha yoğunlaşmış olmasıydı. Ancak İtalyan ve Alman faşizmi de önemli benzerlikler içeriyordu. İtalya gibi Almanya da derin bölünmelerle uğraşan ‘yeni’ bir ülkeydi (1871’de kurulmuştu). Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya kendini cezalandırıcı barış anlaşmasıyla sarsılmış bir halde bulmuştu. 1920’li yıllardaki şiddetli ayaklanma, siyasi suikastler, yabancı istilası ve bir yüksek enflasyon dönemi yaşadı. Arkasından gelen Büyük Bunalım Almanya’da çok büyük sıkıntılara yol açtı. Yanı sıra, hükümetin ve diğer siyasi aktörlerin tepkileri de hatırlanmalıdır. Farklı sebeplerden dolayı hem dönemin muhafazakâr hükümetleri, hem de sosyalist muhalifleri krize cevap olarak kemer sıkma yöntemleri önermişti. Böylece faşizm için altın fırsat ayağına kadar gelmiş oldu.

Hitler’in Ulusal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), tüm Alman halkına hizmet vermeye söz verdi; ancak ‘halkların’ Alman faşist görüşüne Yahudiler ve diğer ‘istenmeyen unsurlar’ dahil değildi. Ülkedeki ayrışmaların üstesinden gelecek bir ‘halk topluluğu’ (Volksgemeinschaft) yaratmayı vaat ettiler. Faşistler ayrıca Büyük Bunalımla mücadele etme sözü verdiler; ayrıca, eylemleri halkın refahı hususunda hükümet ve sosyalistlerin pasifliği ve kemer sıkma önerileriyle de tezat oluşturuyordu. 1932 seçimlerinde Alman halkını korumak için yaptıkları çağrılar, Nazilerin en popüler siyasi parti haline gelmesine ve en geniş sosyo-ekonomik tabana sahip olmasına hizmet etti.

Ocak 1933’te Hitler şansölye (başbakan) olduğunda, Naziler süratle yeni iş imkânları yaratmaya ve altyapı programlarını uygulamaya giriştiler. İşsizlere iş sağlama sözü verdiler ve halk nezdinde daha fazla güven kazandılar. Kısa sürede Alman ekonomisi toparlandı ve işsizlik rakamları çarpıcı bir şekilde düştü: 1933’ün başında Almanya’da işsiz insan sayısı 6 milyona yaklaşırken, 1934’ün sonunda 2.4 milyona düştü. 1938 yılına kadar Almanya tam anlamıyla eksiksiz bir istihdam ortamı yarattı. 1930’ların sonunda hükümet, ekonomik üretim, yatırım, ücretler ve fiyatlarla ilgili kararları kesin biçimde denetim altına almıştı. Kamu harcamaları göz alıcı bir şekilde büyümekteydi.

Nazi Almanyası kapitalist sistemde kaldı; ancak, aynı zamanda kapitalist toplumlarda görülmemiş biçimde ekonomiye devlet müdahalesi söz konusuydu. Naziler ayrıca (elbette ‘etnik olarak saf’ Almanlar için) kapsamlı bir refah devleti inşa ettiler. Sistem ücretsiz yüksek öğrenim, aile ve çocuk desteği, emeklilik maaşları, sağlık sigortası ve bir dizi kamu destekli eğlence ve tatil seçenekleri içeriyordu. Yaşamın tüm alanları (ekonomi dahil) ‘ulusal çıkar’ (Gemeinnutz geht vor Eigennutz), faşist toplumsal eşitlik ve aktivizmi teşvik etme programı dahilinde işlemek zorundaydı. Radikal meritokratik (liyâkat usûlüne dayanan) reformlar genellikle Nazi şablonunun işaretleri olarak düşünülmemekle birlikte, Hitler’in söylediği gibi, Üçüncü Reich, her kalifiye bireyin (kökeni ne olursa olsun) nitelikli, dinamik, çalışkan, dayanıklı ve yetenekli olması durumunda zirveye ulaşması için yolu açtı.

KAPİTALİZMİN ÇIKMAZLARI HÂLÂ YERİNDE DURUYOR

Büyük ölçüde bu nedenlerden dolayı 1939 yılına kadar, çoğu Alman’ın Nazi rejimiyle olan deneyimi büyük ihtimalle olumludur. Naziler, görünüşte Bunalımı kontrol altına aldı, ekonomik ve siyasi istikrarı sağladı. Almanların etnik saflıklarını ispatlayabildikleri ve açık sadakatsizlik gösterilerinden uzak durdukları müddetçe, Ulusal Sosyalizmi bilindik haliyle bir zulüm ve terör olarak değil, toplumsal reform ve şefkat rejimi olarak yaşadılar.

Şiddet ve ırkçılığın faşizmin öz nitelikleri olduğu kesinlikle doğrudur. Ancak birçok İtalyan, Alman ve diğer Avrupa faşistleri için çekici olan yön, ırkçılık ve etnik temizlikten çok, diğer siyasi aktörlerin etkili olmadığı kapitalist krizlere karşı etkili bir şekilde tepki vermesiydi. Faşistler, devletlerin kapitalizmi kontrol edebileceği ve kontrol etmesi gerektiğini, devletin toplumsal refahı teşvik etmesi gerektiğini ve ulusal toplulukların oluşturulması gerektiği noktasında ısrarcıydı.

Faşist çözüm neticede problemden daha kötüydü. Faşizmin yarattığı korkuya tepki olarak, kısmen Birleşik Devletler’deki New Deal (Yeni Sözleşme) Demokratları ve Avrupa’daki sosyal demokrat partiler, faşizmin yol açtığı özgürlük ve demokrasi tahribi olmaksızın toplumsal anlaşmayı tekrar tartışmak üzere harekete geçtiler. Yurttaşlara, kapitalizmi kontrol edip sosyal refah politikaları sağlayacaklarını ve ulusal dayanışmayı güçlendirecek diğer önlemleri alacaklarını vaat ettiler.

Önümüzdeki açık ders şudur: Onu hiçbir şeyle yenemezsin! Diğer siyasi aktörler, kapitalizmin sorunlarına daha cazip çözümler üretemezlerse, canlanan sağcı kanadın ilgi gören çağrısı yoluna devam edecektir. İşte o zaman, faşizm ve savaşlar arası yıllardaki demokratik çöküşe ilişkin kıyaslama, şu ankinden daha da benzer olduğunu gösterecektir. (Çeviri: Tarkan Tufan)

*Sheri Berman, New York’ta bulunan Barnard College’da siyaset profesörüdür. Avrupa’da Demokrasi ve Diktatörlük: Eski Rejimden Günümüze adlı eseri Oxford University Press’den yayınlanacaktır.

kaynak:gazeteduvar.