Banu Tuna

‘Tek adam’ rejimi tartışılırken bu ülke her geçen gün erkekleşiyor, adeta dev bir kahvehane haline geliyor. Varlığımız kelimenin gerçek anlamıyla risk altında.

Hepimiz, sosyal hayatın içinde aidiyetlerimiz üzerinden kendimize kimlikler inşa ediyoruz. Cinsel, etnik, siyasi, dini… Kendimizi bu kimlikler üzerinden tarif ediyoruz. Kürdüm, kadınım, sosyalistim, eşcinselim, Müslümanım, Türkiye vatandaşıyım gibi…

Kendinizi tarif ederken yaptığınız sıralama, farklı koşullar altında değişebiliyor. Örneğin bundan 20 sene evvel kendimi ilk önce gazeteci olarak tarif ederdim. Mesleğim, kimliğimi dönüştüren, biçimlendiren en önemli aidiyetimdi o sıralar. Sonraki yıllarda siyasi kimliğimin ilk sırayı aldığı zamanlar oldu. İçine doğduğum kadınlık ise, nefes almak kadar kendiliğinden bir haldi. Kimse size nefes aldığınızı hatırlatmaz, yaşamak için nefes almanız gerekir. Bunu herkes bilir. Bilir mi?

Bugün ve epey bir zamandır, kimliğimi tarif ederken en başta ve en yüksek sesle ‘kadınım’ diyorum. Demek zorundayım. Çünkü kimliğimin bu parçası tehdit altında. Bu ülkede yaşayan tüm kadınların kimliği tehdit altında. Çünkü hemen her gün bize eril ve nobran bir sesle ‘kadınsın’ deniyor. Ve kesinlikle kastedilen, erkekler tarafından tarif edilen itaatkar, edilgen bir kadınlık.

Bugün önemli bir kararın eşiğindeyiz. Kadınlar için, yarın verecekleri oy, çok daha fazla önemli. Çünkü ‘Tek adam’ rejimi tartışılırken bu ülke her geçen gün erkekleşiyor, adeta dev bir kahvehane haline geliyor. Varlığımız kelimenin gerçek anlamıyla risk altında.

Kullanmayı seçtiğiniz kelimeler zihninizde olup biteni yansıtır, söz politiktir. Ve bugün hükümet yetkilileri, fikirlerinden hoşlanmadığı gazeteciye ‘nonoş’ diyor, kadın bakan ‘adam gibi’ ölmesini bilen kadınlardan bahsediyor, hükümet partisinden erkek bir belediye başkanı “Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok. Erkekler kadınlardan vaaz mı alırmış” buyuruyor, yarın başkan olup olmayacağını oylayacağımız Cumhurbaşkanı, “Adam gibi ölmek var madam gibi ölmek var” deme rahatlığını hissediyor.

Bir İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışanı, daha iki gün önce referandumu savaş, kadınları savaş ganimeti ilan etti: 17 Nisan günü savaşı kazanınca, bunların karıları ve kızları ganimet olarak ‘evet’çilere helaldir.”

Çok iyi biliyoruz ki, 21. yüzyılda hala, erkeğin savaş anında aklına gelen ilk silah, kadına tecavüz. Savaş ister gerçek, ister metaforik olsun. Daha birkaç ay evvel Trabzonspor yöneticisi, darbeci askerlerin eşlerine tecavüzü mubah ilan etmemiş miydi?

İBB çalışanının sözlerinde bir başka mesaj daha var: Ülkenin geleceğine karar vermek erkeklerin işidir. Referandum bir savaşsa, erkekler arasında geçecek bir savaştır. Kadına biçilen tek rol, erkeğinin yenilgisinde veya zaferinde intikam nesnesi olmaktır.

Biz kadınız, bu ülkenin tam yarısı kadarız. Gidin bir kez daha aynaya bakın; babanızın, kocanızın, sevgilinizin, abinizin, dedikoducu bakkalın, yan komşunun, erkek patronun, tacizci taksicinin gözüyle değil kendi gözünüzle. Kadın doğduk ama kadın olabildik mi? O kadını kendimiz tarif edebildik mi? Kendimiz olabildik mi? Tek ADAMlığı tartışılan başkanlarla hedefimize varabilecek miyiz? Rahat nefes alabilecek miyiz, yoksa soluduğumuz hava daha da ağırlaşacak mı? Bedenimizi ve ruhumuzu öldürmelerine izin verecek miyiz? Yarın kendi kaderimiz için ne karar vereceğiz? (BT/ÇT)
kaynak:bianet