Mustafa Durmuş'un Profil Fotoğrafı, Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gözlük ve yakın çekimMustafa Durmuş

8 Haziran’da İngiltere’de genel seçimler yapılacak. Geçen yıl çok küçük bir farkla kabul edilen Brexit’in ardından bu seçimlerin sonuçları hem ülke, hem Avrupa Birliği, hem de Dünya siyaseti açısından önemli olacak. Zira Brexit ile birlikte iktidardaki Muhafazakâr Parti kan kaybetmiş, hatta bölünmenin eşiğine gelmişti. Bu seçimlerde üçüncü parti konumundaki Liberal Demokratlar’ın etkisiz kalması bekleniyor.

Buna karşılık Jeremy Corbyn’in liderliği altında ciddi bir biçimde atağa geçen İşçi Partisi’nin yıldızının parladığı görülüyor. Bu biraz da Parti’nin yeni vizyonu ile ilgili bir durum zira kitlelere giderek daha çok umut veriyor.

Seçim Bildirgesi

Corbyn, Partisi’nin iktidar vizyonunu, 16 Mayıs’ta düzenlediği bir basın toplantısı sırasında, 128 sayfalık, oldukça kapsamlı olarak hazırlanmış bir seçim bildirgesi aracılığıyla sundu (1).

Bu bildirgede, özellikle de vergileme ile ilgili yer alan öneriler ve bunun beraberindeki kamusal hizmet taahhütleri oldukça cesur, bir o kadar da bazı kesimler için rahatsızlık verici nitelikte.

Bu bağlamda, bu bildirgenin analizi, sadece metropol ülkelerde sağda ve solda yer alan siyasal partilerin programları arasındaki farkı görmek açısından değil, aynı zamanda, örneğin bizdeki iktidar partisinin ya da kendini “sosyal demokrat” olarak nitelendiren ana muhalefet partisinin bu konudaki yetersizliklerini anlayabilmek açısından da son derece önemli.

Vergiler temel araç

Vergileme ile başlayalım. İşçi Partisi gelirler ve kurum kârları üzerinden alınan vergileri artırarak ve yeni bir finansal işlem vergisi konularak yaklaşık 62 milyar dolarlık (49 milyar pound) bir ek vergi geliri sağlamayı hedefliyor.

Bu gelirlerle de kabaca eğitim, sağlık gibi kamusal hizmetlere daha fazla kaynak ayırmak istiyor. Örneğin, son dönemlerde özelleştirmelerle tahribata uğratılan ‘Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS) tekrar etkin bir kamusal sağlık sistemi haline dönüştürülmesi için 37 milyar pound ayrılacak, üniversite harçları bütünüyle kaldırılacak ve yeni yatırımların fonlanmasına aracılık yapacak 250 milyar poundluk bir kaynağa sahip olacak bir Ulusal Yatırım Bankası kurulacak.

Sermayenin vergileri artırılıyor

Yıllık 80,000 poundun üzerinde gelir elde edenlerin vergi oranı yüzde 40’tan yüzde 45’e ve 123,000 poundun üzerinde olanların vergisi yüzde 50’ye çıkartılırken, şirket yöneticilerine yılda 330,000 pounddan fazla ücret ödeyen kurumlardan ilave yüzde 2,5 oranında vergi alınacak. Ayrıca kurumlar vergisi oranı (büyük şirketlerde halen yüzde 26) üçte bir oranında artırılacak.

En az bunlar kadar önemli bir yeni vergi, “Robin Hood Vergisi” olarak da tanımlanan finansal işlemler vergisi hayata geçirilecek. Türev araçlar ve tahvillerin her alım satımında binde 2 oranında tahsil edilecek olan bu vergiden tek başına 4,7 milyar poundluk bir vergi alınması hedefleniyor (bu arada bizde borsa kazançlarının yüzde 0, hazine bonosu ve tahvillerinin yüzde 0 – yüzde 10, mevduat faizlerinin yüzde 10-15 oranında ve bir asgari ücretliden daha düşük oranda vergilendirildiğini hatırlayalım).

Kamulaştırmaya geri dönüş

Seçim bildirgesinde yer alanlar vergilerle sınırlı değil. Kendinden önceki iki neo liberal lider olan Blair ve Cameron’un özelleştirmeci, ticarileştirmeci görüşlerinin tersine, Corbyn bildirgede demiryolları, içme suyu ve atık su, enerji gibi bir süre önce özelleştirilmiş bulunan kamu hizmetlerinin tekrar kamulaştırılacağı sözünü veriyor.

Ayrıca emekli maaşlarının her yıl düzenli olarak (en az enflasyon oranında ya da yüzde 2,5) artırılması ve emekçilerin ödeyebileceği fiyatlardan yılda en az 100,000 yeni konut yapılması sözü de veriliyor.

Savaş karşıtlığı ve “İki Devletli Çözüm”

Bildirge Orta Doğu için de son derece cesur taahhütlerde bulunuyor. Daha önceki İşçi Partisi liderleri ABD emperyalizmi ve İngiliz devleti ile birlikte hareket ederek Irak, Libya ve Afganistan’a askeri müdahaleyi, S. Arabistan’ın Yemen’ e saldırısını yani savaşları desteklemişken, Corbyn altındaki İşçi Partisi bu müdahaleleri reddediyor, NATO ile ilişkileri sorguluyor.

Dahası Filistin için iki devletli bir çözümü öneriyor. İsrail’in Filistin topraklarını işgaline, sürdürdüğü blokaja, hukuksuz yerleşimlere ve İsrail devlet terörüne karşı çıkıyor. Bir Filistin devletinin kurulması halinde onu hemen kabul edeceğini açıklıyor.

İktisadi etkinlik ve bölüşümsel adalet için sermaye vergilemesi

Tekrar vergilere dönersek. Corbyn’in önerilerinin hem iktisadi olarak, hem de bölüşümsel adalet açısından haklı bir zemini var, ancak özellikle de Trump ile birlikte ABD başta olmak üzere tüm metropol ülkelerde zenginlerin gelir vergisi ve kurumlar vergisi oranlarının indirilmesinin bir trende dönüştüğü (Türkiye’de de koşullar uygun hale geldiğinde bu indirimler sürdürülecektir) bu öneri nasıl savunulabilir, nasıl hayata geçirilebilir?

Öncelikle, zenginlerin vergilerini düşük tutmanın ekonomiyi büyüttüğünün ya da yüksek tutmanın ekonomik büyümeyi yavaşlattığının bilimsel kanıtları yok. Bunlar sadece ana akım iktisat-maliye anlayışının soyut modellerden yola çıkarak kabul etmemizi istedikleri çıkarımlar.

Bunun nedeni kuşkusuz modellerin defolu olması kadar, ekonomik büyümeyi etkileyen vergileme dışında çok sayıda başka faktörün söz konusu olması. Yani vergi indirimleri, deyim yerindeyse, “gümüş mermi” değiller (örnek olarak ABD’de Clinton döneminde sermaye vergileri daha yüksek, buna karşılık Bush döneminde daha düşüktü, ama ilkinde ekonomik büyüme hızı diğerinden yüzde 1,1 puan daha yüksek gerçekleşti).

Yani “mucizevi” Laffer Eğrisi, iddia edilenin aksine, ampirik çalışmalarla doğrulanmıyor. Çünkü örneğin yüksek gelirliler emek arz ederken vergi oranlarına kayıtsız kalıyor, buna karşılık düşük gelirliler iş bulma kaygısı yaşadıklarından bütünüyle duyarsın hale geliyorlar.

Kârı ve diğer sermaye kazançlarını daha düşük oranda vergilendirmek reel tasarruf ve yatırımlardan ziyade spekülatif yatırım biçimlerini özendiriyor. Ayrıca zenginlere sağlanan vergi indirimleri girişimciliği teşvik etmiyor, zira bu kesimler devletin bu güvencesi altında kendilerini daha az risk altında hissediyorlar. Teşvikle büyümek onlar için bir büyüme kültürü halini alıyor.

Daha az vergi daha çok dış kredi, daha çok kamu zararı

Vergi indirimleri aynı zamanda bütçe açığını artırıyor, bu faiz oranlarını yükseltiyor, kamusal tasarrufları azaltıyor ve bunun sonucunda da yeni kamusal yatırımlar yapılamaz oluyor.

Bunun kaçınılmaz sonucu eğitim, sağlık ve zorunlu alt yapı gibi verimli kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesi oluyor. Ya da bu yatırımlar asıl olarak büyük sermaye gruplarına, inşaat şirketlerine ve bankalara yarayan kamu-özel ortaklığı modeliyle yapılıyor. Bu model ise Hazine garantileri ve koşullu yükümlülükler biçiminde özel sektörün risklerini ve zararını kamunun sırtına yüklüyor.

Düşük kurumlar vergisinden asıl bankalar yararlanıyor

Böylece ekonomik büyüme açısından kurumlar vergisi ya da zenginlerin gelir vergisini düşürmek değil, yükseltmek gerekiyor. Ayrıca düşük kurumlar vergisi oranları verimliliğe ters, zira bundan gerçekte üretimde bulunan firmalardan ziyade bankalar yararlanıyor. Yani işleyiş biçimi olarak reel sektör için gerçek anlamda bir teşvik değil.

Oysa kurumlar vergisi oranı artırılırken reel üretimde yatırım indirimi yüzde 100’e çıkartıldığında bankalar gereksiz yere teşvik edilmezken, reel üretim kat be kat teşvik edilmiş olacaktır. Ayrıca gelir adaletsizliğinin giderek arttığı bir ekonomide kurumlar vergisi oranının yükseltilmesi kadar gerekli bir şey olamaz (bu konuda iki farklı oran uygulamasına gidilerek küçük işletmeler korunabilir). Bu düzenleme istihdamı, ekonomik büyümeyi, verimliliği ve ücretleri artırır. Tüm bunlar da vergi gelirlerini artırır.

Böylece Corbyn’in sunduğu seçim bildirgesi, vergilemeyi sihirli bir araç olarak sunma hatasına düşmeksizin, sırasıyla vergiden kaçınmayı, vergi gelirlerini artırmayı, gelir bölüşümü adaletsizliğini azaltmayı, yatırımları teşvik etmeyi ve ekonomik büyümeyi sağlamayı hedefleyen bir bütüncül vergi reformu önerisi içeriyor.

Bu anlamda vergi gelirlerimizin giderek düştüğü, 2011’den bu yana dördüncü kez çıkardığımız vergi afları ile sermayeden vergi toplamaktan neredeyse vazgeçtiğimiz, artan özellikle de güvenlik ve seçim vb harcamalarıyla bütçe açığının son bir yılda iki katından fazla arttığı, finansman modeli olarak ağırlıklı olarak iç ve dış borçlanmaya yüklendiğimiz ve bunun yüksek faiz, Hazine garantileri nedeniyle kamuya risk oluşturduğu bir dönemde bu önerilerden öğreneceğimiz çok şey var.

Çıkartılan vergi afları vb düzenlemelerle bir yere varamayacağımızı, bunların sorunu sadece ertelemek olduğunu, bunların vergi bilincini zayıflattığını ve vergi gelirlerini daha da düşüreceğini kabul ederek işe başlayabiliriz.

Yukarıdaki bildirgede sunulan perspektiften hareketle ilave olarak şunları talep etmeliyiz:

Özellikle de kentsel dönüşüm, arsa rantı biçimindeki ekonomik rantı vergilendiren bir rant vergisi hayata geçirilmeli, üst gelir gruplarının vergi oranları dik artan oranlı bir biçimde yükseltilmeli, kurumlar vergisi oranı küçük firmaları koruyacak bir biçimde ikili düzenlenmeli ve büyük şirketlerin oranı yükseltilmeli, üretici kuruluş- finansçı ayırımı yapılmalı, sermayeye sunulan muafiyet, istisna ve vergi matrahından indirilebilecek giderler ciddi olarak azaltılmalı, vergi idaresinin ve mükelleflerinin vergi gayreti arttırılmalı, halkın üzerindeki KDV, ÖTV gibi adaletsiz vergiler ciddi olarak düşürülmeli ve son olarak toplanan bu vergilerle yapılan tüm kamu harcamaları etkin bir biçimde denetlenmeli, hesap verilebilir hale getirilmelidir.