Mustafa Durmuş'un Profil Fotoğrafı, Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gözlük ve yakın çekimMustafa Durmuş

Habere göre, “Üretim Reformu” olarak tanıtılan ‘Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın zeytinliklerin imara açılmasını öngören 2. maddesi tepkiler üzerine komisyona geri çekildi.

Daha önce de üç işçi sendikası başkanının ortak olarak düzenlediği basın toplantısı sonrasında kıdem tazminatı fonunun kurulması ile ilgili çalışma durdurulmuştu.

Bu haberler başta emek örgütleri olmak üzere aslında toplumun büyük bir kesimi tarafından memnuniyetle karşılandı ve hatta bazı yazarlar bunu emek ve ekoloji konusundaki duyarlılığın artması sonucunda Hükumete attırılan bir geri adım olarak nitelediler.

Geri adım mı, daha uygun bir zaman mı bekleniyor?

Zeytinlikler konusunda daha önce defalarca aynı düzenlemenin gündeme getirilmiş olması ikinci olasılığın daha güçlü olduğunu gösteriyor. Kaldı ki aynı yasa tasarısında diğer bazı düzenlemelerin değiştirilmeden kalması bu kuşkuyu güçlendiriyor.

Örneğin, üniversitelerde görev yapan araştırma görevlilerinin istihdamının tamamen geçici statüde olması öngörülüyor. Keza tasarıya son anda eklenen özel bir madde ile Trabzon’da kurulması planlanan şehir hastanesi için Kıyı Kanunu’nda değişikliğe gidiliyor. Ayrıca Sanayi Bakanlığı’nın talebi üzerine endüstri bölgeleri, teknoloji geliştirme bölgeleri, organize sanayi bölgeleri, serbest bölgeler ve taşınacak sanayi siteleri için meralar ot bedeli ödenmeden yapılaşmaya açılabilecek. Kısaca biz zeytinlikleri kurtardığımızı düşünürken diğerleri sırada bekliyor.

Emeğe ve doğaya karşı bu kadar hoyratça davranış niye?

Bunun yanıtı belli. İçinde yaşadığımız sistem olan kapitalizmin sürükleyici gücü kâr, en fazla kâr elde etmek. Yani bu sistemde üretim insan ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kâr için yapılıyor. Bunu da sistem enerji kaynaklarının, hammaddenin kaynağı olan doğayı ve bunu işleyen emeği sonuna kadar sömürerek yapıyor. Doğal kaynakların, ya da doğanın kullanım değerini değil onun değişim değerini, piyasa değerini ön planda tutuyor. Böyle bir kârı sağlayabilmek için de olabildiğince fazla üretim ve bir o kadar da tüketimi zorluyor. Bu da kabaca emeği ve doğayı tahrip ediyor, yok ediyor. İş kazaları giderek artarken, küresel ısınma başta olmak üzere çok sayıda doğal felaketin de önü açılıyor.

Yani emeğin ve doğanın tahribatı kapitalizmin kâr mantığında vücut buluyor. Böyle bir tahribat tesadüfi ya da istisnai değil, sisteme içkin, kaçınılmaz bir olgu.

Bu nedenle de ünlü tarihçi Howard Zinn, 2002’de “kâr güdüsünün insanlık için ne denli tahrip edici olduğu yönündeki Marks’ın öngörüsünün bugün çok daha önemli bir hale geldiğinin, para kazanma ve kâr güdüsünün bugün şirketlerin havayı, suyu kirletmesine ve küresel silah firmalarının kimlere karşı kullanılacağı dahi bilinmeyen devasa silah üretimine neden olduğunun, bu bağlamda da toplumların gerçek anlamda demokratikleşmesinin ancak kâr motifinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğinin” altını çizmişti.

Sermaye ve onun güdümündeki politikacılar bu tahribatı nasıl meşrulaştırıyorlar?

Böyle bir tahribatı savunanların sarıldıkları en önemli tez bu yolun en maliyet – etkin yol” olduğu tezi. Yani “ancak bu yolla ülkede sanayileşmeyi sağlayabiliyorlar, kalkınma hedeflerini tutturabiliyorlar, istihdam yaratıyorlar, şirketleri piyasada ayakta kalabiliyor”. Eğer örneğin “şirketler sınai atıklarını arıtmaya kalksalarmış, iflas ederlermiş, bunun sonucunda da işçiler işsiz kalırlarmış”, vs, vs…

“Zeytinlik mi önemli, yoksa sanayi mi?” demekle “şirketin başka çaresi yok. Fabrika çevreyi koruma için değil, kâr yapmak içindir” demek arasında öz itibariyle herhangi bir fark yok.

Bencillik erdeme dönüştürüldü

Bu nedenle de bırakınız yap(k)sınlar, bırakınız yıksınlar ! Nitekim Sürmene’deki ormanlık alan bir anda yanıverdi ve ardından villalar yükselmeye başladı.

Serbest piyasacılar “bırakınız yapsınlar” inancına tapınırlar, çünkü bu inanç onların işine yarar. Bu görüşün babası A. Smith’e göre, “her birey kendi çıkarını (kârını, faydasını) maksimize ederse, toplumun refahı maksimize olur”. Buna inanıldığında artık emek ve doğa tahrip eden her türlü faaliyet “bilimsel olarak ! ” meşrulaştırılmış oluyor.

Yani bu kesimler için serbest piyasa ve kâr maksimizasyonu toplumun, doğanın kısaca her şeyin üstündedir. Emekçi söz konusu olduğunda kaynakların kıt olduğundan dem vururlar ama doğadaki kaynakları hiç tükenmeyecek gibi görürler. İstedikleri zaman tüketir ya da zehirlerler.

Şirketler şımarık çocuklar gibi sorumsuz riskler almaya, denizleri kirletmeye, toplumu hasta etmeye, atıklarını tüm bölgeye yaymaya devam ederler ve kâr edebilmeleri için hükümetler tarafından sık sık kurtarılırlar.

Serbest girişim ve piyasacı özgürlükler onlar için her türlü değerin üzerindedir. Ama gerçekte bu özgürlüklere sığınarak gezegeni bir çöplüğe çevirirler. Bu özgürlük gerçekte güçlünün zayıfı, zenginin yoksulu sömürme, ezme özgürlüğüdür. Onlar için özgürlük kavramı aç gözlülüğün haklı gösterilmesinden öte bir şey değildir.

Aynı gemide miyiz?

Sermayenin, zenginlerin sosyal konut sunumu, kamusal eğitim, sosyal güvenlik ve kamusal sağlık gibi kazanımlarımızı yok etmeye çalışması bir noktaya kadar anlaşılabilir bir şey. Çünkü bu alanlardaki kesintiler, kemer sıkma bu süper zenginlere ve ailelerine zarar vermiyor. Onlara lazım olan her türlü hizmeti ve korumayı satın alabilecekleri kadar, hatta fazla servetleri var.
Diğer yandan onlar da aynı Dünyada yaşıyorlar. Neden oldukları ekolojik felaketler onlar için de bir tehdit değil midir?

Aslında ekoloji konusunda da durumları bizimkinden farklı. Zira bizler gibi yaşamıyorlar. Farklı sınıf gerçeklikleri var, havanın daha temiz olduğu, sadece zenginlerin yaşadığı bölgelerde yaşıyorlar. Özel olarak üretilmiş organik ürünler tüketiyorlar. Toksik atıklar onların yaşadığı yerlerden çok uzaklara gömülüyor. Bu kesimler ormanlık, yüksek bölgelerde, akarsu kenarlarında, çimen kaplı arazilerde ve çok iyi gizlenen yollarla erişilebilen bölgelerde yaşıyorlar.

Uzun vadede onların sonu da bizimkinden farklı olmayacak. Fakat bizim gibi onlar da burada ve şimdi yaşıyorlar, uzun vadede yaşamıyorlar. Bu nedenle de onların bugünkü temel meselesi ekolojik tahribattan, zeytinliklerden, kıyılardan ya da iş kazalarından oldukça farklı: Devasa boyutlarda kâr elde edebilmek.

Dünyanın ya da gezegenin geleceği, bugünkü büyük çaptaki yatırımlarıyla kıyaslandığında onlar için çok uzak bir endişe kaynağı. Bu kesimler açısından çevre için harcadıkları her lira ya da dolar, kârdan zarardır.

Yani bu çevrelerin bugünkü kazançları, toplumun gelecekteki kaybından çok daha önemli. Bunlar için, bir ormanı çöle çevirmenin toplumsal maliyeti, kesilen ağaçlardan elde edilen kerestenin yarattığı kârın çok gerisinde kalan bir durum. Ve her zaman mantıklı bir açıklamaları vardır: “İnsanların ziyaret edebileceği başka birçok orman var. Ama ekonominin keresteye, kereste işçilerininse işe ihtiyacı var !”

Oysa doğa kendini savunamıyor, onu savunmak bize düşüyor, ancak bu süper zenginler doğadaki her şeyi metaya, metayı da ölü sermayeye dönüştürmek istiyorlar. Ekolojik felaket onlar için önem arz etmiyor.

Monomani

Kâr, servet bunların gözünü öyle kör etmiş, öyle bir patolojik bir durum yaratmış ki, içinde yaşadıkları dünyanın ne durumda olduğunu göremezler. Oldukça, daha fazla olsun isterler. Para, servet bağımlıları kendileri için hep daha fazla isterler, hatta yaşamları boyunca tüketemeyecekleri kadar çok isterler. Bu aslında insanlığı yok eden bir saplantılı patoloji, bir monomani durumu.

Durumumuzu şöyle bir metaforla açıklamak mümkün: Bir otobüsteyiz ve frenleri patlayan otobüs derin ve tehlikeli bir geçide girdiğinde bizim para, kâr, servet bağımlıları ne yapar sizce? Fahiş fiyatlarla bizlere kemer ve yastık pazarlamaya çalışırlar. İşte geleceğimizi de böyle fırsatları tasarlayarak planlıyorlar.