İnci Hekimoğlu

Nuriye Gülman ve Semih Özakça’ya sorsak… Tam da ölüm sınırındayken… Kendilerini feda etmeleri yaşadıkları bu zehirli dünyanın panzehiri mi olur yoksa kurban mı sayılırlar?


Bir fotoğraf karesi…

Kadınlı erkekli, çoğunluğu gençlerden ve orta yaşlardaki birkaç kişiden oluşan bir kalabalık.

Önlerinde demir bariyerler ve belli ki kadraja sığmayan polislerden biri.

Hepsinin  yüzünde tedirgin ve öfkeli bir ifade, dikkatleri aynı noktaya kilitlenmiş.

Bazıları kalabalığın içinden yukarıya yükselen elleriyle isyanını duyurmaya çalışıyor.

Ön tarafta genç bir kız duruyor. Kalabalığın hemen yanı başında ama araya giren bariyerlerin yalnızlığında.

Bariyerin arkasından uzanmış bir el, omzundan tutarak adeta yalnız olmadığını söylüyor.

Genç kızın da bakışları kalabalıkla aynı yönde.

Çerçevenin dışında olanlar, bir kareye sığamayacak kadar ‘çok’ , ‘ağır’ ve ‘hayati’ belli ki…

Göremiyoruz ama biliyoruz.

Fotoğrafın tarihi yok.

Böyle bir fotoğraf için tarihe de gerek yok.

Bazı fotoğraflar sadece anı göstermez.

İnsanlık tarihi boyunca yaşananlara tek bir kareyle tanıklık edebilirler.

“Zamanın İzinde” tam da bunu ifade ediyor.

Enis Rıza’nın seçtiği fotoğraflar, Ercan Kesal’ın fotoğraflara yazdığı metinler, yakın tarihimizi belgelerken aslında bugünümüzü de müthiş bir çarpıcılıkla önümüze seriyor.

“Kurban” başlığı ile kitapta yer alan bölümde, tanımlamaya çalıştığım fotoğrafa Ercan Kesal şu satırlar yazmış:

“Antik Yunan’da, kıtlıklara karşı insan kurban etme geleneği vardı. Bu geleneğe ‘pharmakos’ denirdi.

…Bunlar genellikle kentteki kimsesiz, zayıf, hasta, sakat ve kadınlardan seçilirdi…

…Özellikle toplumun feda edebileceği (!) unsurlardan seçildikleri için toplumun hem içinde hem dışındadırlar…

Pharmakos kelimesinden türeyen pharmakon, hem zehir hem panzehir demektir.

Fotoğrafta, bariyerlerin önünde sessizce duran kadın öğrenci..

Bir pharmakos gibi hem içinde, hem dışında yaşadığı zehirli bir dünyanın panzehiri olmak, gerekirse kendini feda etmeye razı mı olmaktır acaba?”

Yanıt verilmesi zor bir soru.

Antik Çağ’dan bugüne, erkek egemen sistem ve peşlerinde sürükledikleri çoğunluk için feda edilecekler listesi her zaman “farklı”lardan oluştu.

Kadınlar, hastalar, engelliler, etnik kökeni, mezhebi, dili, kültürü, inancı, cinsel yönelimi, siyasi görüşü farklı olanlar…

Pharmakoslar bazen panzehir oldu, bazen sadece kurban…

Ne zaman, nasıl, hangisi olunur?

Bilebilir miyiz?

Gerçekten zor soru.

Verilecek her yanıtın da zamana, koşullara, mecburiyetlere ya da kişiye göre değişebilirliği varken üstelik.

Örneğin Nuriye Gülman ve Semih Özakça’ya sorsak…

Tam da ölüm sınırındayken…

Kendilerini feda etmeleri yaşadıkları bu zehirli dünyanın panzehiri mi olur yoksa “kurban” mı sayılır?

Elbette onların yanıtları belli, panzehir olmayı seçtiler ama o fotoğraf karesindeki gibi omuzlarına uzanan eller, “kurban” olmalarını engelleyebilir mi?

O eller, omuzlarına değil bariyerlere uzanabilseydi, bir daha bariyerlerle yalnızlaştırılmadığımız, kimseyi kurban vermediğimiz, kimsenin kendini feda etmediği bu kanlı düzene hep beraber panzehir olabilseydik…

Gözümüzün önünde çifte cinayet işleniyor.

Antik Çağ’dan bu yüzyıla…

Egemenler kıtlık için değil bu kez servetleri büyüsün diye birer ikişer, beşer onar,  canları istedikçe, kendilerine benzemeyen, benzememekte direnenlerin tümünü  kurban etmeye hazırlanıyor.

Ve “kabahatin çoğu bizde”…

Nazım’ın dediği gibi “dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, /hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf./ ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende./ ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer/ ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak/
kabahat senin,/ – demeğe de dilim varmıyor ama -/ kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”   artigercek