Mustafa Durmuş'un Profil Fotoğrafı, Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gözlük ve yakın çekimMustafa Durmuş

Türkiye’de son on yıla damgasını vuran büyüme stratejisinin alt yapı, enerji ve üst yapı (konut-site, AVM, plaza vs) inşaatlarına dayalı olduğunu ve servetin de giderek artan bir şekilde bu faaliyetlerin doğrudan ya da dolaylı olarak sağladığı yüksek rantlar ve kârlardan elde edildiğini biliyoruz artık.

Bu strateji öyle önemli bir hale geldi ki TÜİK ekonomik büyümeyi hesaplarken, hesaplama yöntemini değiştirdi ve örneğin 2016 yılının ikinci yarısından itibaren konut harcamaları reel yatırım harcaması, konutlar için bankaların verdikleri uzun vadeli ipotek kredileri de (mortgage) reel tasarruf olarak sınıflandırılıyor.

Böyle olunca de istatistiklerde yatırım hacmi yüzde 30 ’a, tasarruf hacmi yüzde 24’e kadar çıktı. Bunun kaçınılmaz yansıması da ekonomik büyüme hızlarındaki coşma oldu. Böyle olunca da, büyük çapta ekonomik durgunluk, dış borç stoku, politik kriz ve jeopolitik risklerle kuşatılmış olmasına rağmen ekonominin geçen yılın son çeyreğinde yüzde 3,5 ve bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 5 büyümesine şaşırmamak gerekiyor (bu büyüme hesaplaması konusunda TÜİK’in ciddi olarak eleştirildiğini hatırlatmakla yetinelim).

Pastanın kreması enerji yatırımları

Bugünkü yazımız aslında sözü edilen bu alt yapı yatırımlarının özgün bir biçimiyle ilgili. Yani şu ana kadar üzerinde çok konuşulmuş, yazılmış olan büyük köprüler, oto yollar ya da tünellerden ziyade, enerji alt yapı yatırımları olarak da geçen hidro elektrik santraller (HES) ile ilgili.

Çünkü başta Karadeniz ve Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri olmak üzere ülke çapında yüzlerce hidro elektrik santrali projesi mevcut. Bunların bazıları tamamlandı, bir kısmı inşaat halinde ve yenileri de gündeme geliyor. Bunların büyükçe bir kısmının koşullu yükümlülükler biçiminde devlet garantisine sahip olduğunu da vurgulayalım.

Bu yatırımlara, doğal çevreyi tahrip ettiği, yerel tarım üreticisine zarar verdiği, çevreyi ve suyu kirlettiği için büyük bir tepki olduğu ve hatta yer yer yerel direnişlerin de ortaya çıktığı malum.

Ne kadarı ihtiyaçtan, neden ısrarla HES?

Siyasal iktidar enerjiye olan ihtiyaçtan yola çıkarak bu projeleri savunuyor. Enerjiye olan ihtiyaç belli, ancak bunun ne kadarlık kısmının gerçek bir ihtiyaçtan ne kadarının ise türetilmiş bir ihtiyaçtan kaynaklandığı sorusu hala ortada.

Çünkü yapılmış büyük köprülerin kullanım oranına bakıldığında, bu ihtiyacın en azından bir kısmının türetilmiş bir ihtiyaç olduğu ileri sürülebilir. Benzer bir biçimde HES’lerin ürettiği elektrik için devlet satın alma garantisi verdiğinde ihtiyacın çok üzerinde santral yapımı söz konusu olabiliyor.

Bu ihaleleri, projeleri alanların da Türkiye’nin son yıllarda yıldızı çok hızlı parlayan az sayıda büyük inşaat-enerji grubu olduğu dikkate alındığında bu abartılı ihtiyaç somutlaşıyor.

Soruyu şöyle soralım. Enerji ihtiyacı biliniyor. Ancak doğaya ve yerellere asgari düzeyde zarar veren, hatta hiç zarar vermediği ileri sürülen yenilenebilir yeşil enerji gibi seçenekler mevcutken iktidarlar neden sorgulamaksızın HES yapımına yöneliyorlar?

Kâr ama en fazla kâr !

Bunun yanıtını duyar gibiyim: Kâr… Kuşkusuz içinde yaşadığımız toplumun temeli kâr elde etmeye ve en fazla kâr elde etmeye dayanıyor.

Yani üretim faaliyetine karar verilirken, doğanın, toplumun, insanların ihtiyaçları kâr sağlama güdüsünden çok sonra geliyor, hatta bazen sıralamada bu ihtiyaçlar hiç yer almıyor (örneğin barışa olan ihtiyaç gibi).

Ancak bunca sektör ve ekonomik faaliyet türü varken, örneğin neden yeni sanayi fabrikaları kurulmazken, HES’ler kurulur?

Bu sorunun yanıtını birkaç gün önce yayımlanan bir araştırmadan türetmek mümkün. Bu araştırmaya göre (1) Dünya çapında işçi başına en çok kâr elde edilen sektör enerji sektörü. Öyle ki diğer sektörlerle aradaki fark en az iki kat.

Aşağıdaki grafik-çizim S&P 500 Borsa Endeksinde yer alan dev çok uluslu şirketlerin işçi başına yılda elde ettikleri kâr miktarlarını gösteriyor.

Bu verilere göre bu şirketler işçilerin sırtından yüz binlerce dolardan başlayarak milyonlarca dolara varan miktarlarda (enerjide olduğu gibi) kâr elde ediyorlar.

Rakamlar gerçekten de dudak uçurtucu türden: Yılda bir işçiden elde edilen kâr miktarı enerji sektöründe 1,8 milyon dolar, sağlıkta 900 bin dolar, doğal tekel hizmetlerinde (örneğin ulaştırma) 800 bin dolar, tüketim malları sektöründe (400 bin- 700 bin dolar), finansal sektörde (bankacılık vs) 650 bin dolar, iletişimde 500 bin dolar, teknolojide 480 bin dolar ve sanayi sektöründe 320 bin dolar.

İşçi başına kârın göreli olarak daha düşük olduğu sektörlerin ortak özellikleri; bunların asıl olarak sermaye ve teknoloji yoğun sektörler olmaları, bu durumun üretim maliyetlerini yükseltmesi, sağlık sektöründe olduğu gibi ar-ge maliyetlerinin yüksekliği, bu sektörlerin üzerindeki net vergi yükünün daha ağır olması (daha az teşvik almaları), royalti ödemelerinin yüksekliği, alt yapıda olduğu gibi bakım ve onarım maliyetlerinin yüksekliği, bu sektörlerin diğerlerine göre daha nitelikli uzman dolayısıyla da yüksek ücretli mühendis, işçi çalıştırmaları.

Bunlara, göreli olarak işçi başına daha yüksek kârın olduğu sektörlerde sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, taşeron kullanımının yaygınlığı, bu sektörlerin özellikle enerji ihtiyacı gerekçesiyle her türlü devlet desteğinden ve teşviğinden yararlandırılmaları ve son olarak doğada hazır bulunan nehirlerin, derelerin arazilerin bu sektörlere bedava sunulması gibi faktörler eklendiğinde enerji yatırımlarının neden bu denli cazip olduğu daha iyi anlaşılıyor.

(1) http://www.visualcapitalist.com/companies-revenue-per-emplo….

Otomatik alternatif metin yok.