“Demokrasi, Sosyalizme giden yol.” Karl Marx

Demokrasi için eşitlik, adalet ve özgürlük söylemi doğru politik kararla felsefi çözüm önerilerinin tartışılması sonucunda yaşanır ve yaşatılır. Tartışmalar sabırla sürdürülmediği ve izlenilmediği sürece sosyalist demokrasinin önü açılmaz. Özellikle sol arasında tartışılanın adalet ve özgürlük vb kavramların altını doldurarak, bu kavramların bilinciyle hareket etmelidir. Tartışılan sürece olumlu bir şeyler katmalıdır. Tek yanlı bir tartışma sürecinin pasif onaylayıcıları ya da suya sabuna dokunmayan negatif eleştiricileri olmamalıdır.
Demokratik olarak tartışmaya aktif bir şekilde katılmak gerekir. Tüm karalamalara rağmen alnımız açık, başımız dik olmalıdır. Devrimci mücadelenin demokrasi anlayışının bütün çamur ve çirkeflikleri sileceğine inancımızı yitirmediğimiz sürece, bütün sahte boyaları ve cilaları sileceği gibi görüntülerde değişecektir.
Eğer devrimci ilişkilerde demokratik bir açmaz varsa açmazları eleştirmek ve kolektif bir tarzda çözüm aramak demokrasi bilincinin bir sorumluluğudur. Açık tartışmanın zorunlu sıkıntılarına katlanabilecek olgunlukta ve yetkinlikte olmaya önem verilmelidir. Sorunların temel kaynağı meteryalist felsefeyi kavramaktır ve felsefenin özünü korumaktır. Materyalist Felsefe’nin saflığı olmaz, onu alelacele dürüp-büküp cebe atmaya çalışanlara karşı demokrasi bilinci temel devrimci görevdir. Devrimci ilişkilerde, solun karakteri örgütsel-politik sorunlarının kaynağı materyalizm kavramından kaynaklıdır. Demokrasinin içeriğini tek parti ya da tek örgüt ile analiz etmek yanılgı ve çelişkidir.
Sol içi ataerkil gelenek tartışmaları verimsiz teorik-politik tartışmaları güçleştiren, sosyalizme yabancı bir olgudur. Diğer bir yandan kendi geleceklerini bir başka grubun içindeki anlaşmazlığa bağlamış olan sol kariyeristler, bu durum karşısında yeni bir umutla el ovuşturmaya başlamaları da politik içerikten yoksunluktur.
Sosyalist demokrasinin, farklılığın özünü kavramayan tek mutlak doğrudan kaynaklanan hastalıklı yaklaşımların sahiplerine tek bir cümle, bu hastalıklı ilişkide sözü edilen sensin.
Sosyalistlerin örgütsel-politik sorunlarını sosyolojik olarak irdelediğimizde, özellikle politik ve teorik zeminde tartışılması önemlidir. Çamur at izi kalsın, karalama, dedikodu, yalan dolan vb şeylerden kimse medet ummadan ve bunların çıkar bir yol olmadığını bilmeyi ve öğrenmeyi merak edenler bilmelidir. Çaresizlikten kaynaklı işlere bulaşmadan, felsefi olarak gelişen ve demokrasinin gücüyle ortaya çıkması sağlanmalıdır. (Bu sorun, kirli ilişkilerin ortaya çıkması sorunu değil, o şunu sattı, o bunu yaptı vb, herkesin kendi kirliliğini temizleme sorunudur)
1)Sadece eleştirilerle uğraşmak, sosyolojik olarak tartışmanın özünü gölgeler.
2) Özeleştiriler sağlam yapılmadığından dolayı, tartışılacağı ve sorulacağı evrede ortaya çıkmıyor, samimi özeleştiriler dedikodudan uzaklaşır, olması gereken amaç-araç ve yöntemle yüzleşir.
Bu hastalıklı ilişkide, bu yazıda sözü edilen ne o ne bu, direkt kendimiziz.
Sosyolojik olarak herkes kendini sorgulamalıdır. Genel klasik söylemlerden, halk dalkavukçuluğu yaparak, ajitasyon öğelerine sık sık başvurmak teorik-politik çalışmaya tamamen yabancı bir yöntemle çözüm aramak hastalıklı ilişkidir. Çözümün yolu sosyolojik olarak materyalist felsefenin özünü kavramaktır. Dolayısıyla ona göre politik yönelim belirlemeliyiz. Demokrasiyi kendi içimizde yeşerttiğimizde, insan sevgimiz de güçlenir.
Hemen belirtmeliyiz ki, politik pragmatizm’in bir ifadesi olarak devreye sokulan “tek mutlak doğru” ile yapılan ajitasyon kariyerizmin idari bir çözümüdür.
Demokrasi, eşitlik, adalet ve özgürlük diyenlerin yoludur. Demokrasi kültürü teorik-politik sorunların tartışmasında hem akıl ve mantık gibi yetilerin hem de felsefi analizlerin kavranması ve ifade edilmesi önemlidir.
Devrimci ilişkiler, dedikodularla anlatılmaz. Devrimcilik idari tedbirlerle korkutulmaya, sırt sıvazlamalarla, kariyer duygularını gıdıklama gibi yöntemlerle olamaz. Lümpen devrimcilik yapanların karşısına devrimci duruş sergilenmeden hiç bir devrimci yöntem gelişmez.
Sosyolojik olarak, siyaset sosyolojisini pek çok kişi politik yöntem olarak ajitasyon, demagoji, dedikodu türünden söylemlerle devam ettirmesi sosyalist düşünceyle örtüşür mü? Bu devrimci bir tavır olabilir mi? Ne kadar üzücü bir durumdur ki bu gibiler hala politika sahnesinde olmaya devam ediyorlar.
Bunlar ve bu gibiler devrimden, demokrasiden, eşitlikten, haktan, hukuktan, insan haklarından, bolca söz ettiler. Ama bir araya gelmemek için burunlarından bir kıl aldırmadılar, kendi kariyerist tavırlarından vazgeçmediler.
Sosyalizmin eşitlik, adalet ve özgürlük kavramlarından bahsederken, bu sorunu kendi içinde bir türlü dönüştüremediler.
Çok yönlü açık tartışma ortamında kendi görüşlerini egemen kılmak, tek yanlı konuların, sınırlarını kendince belirlediğin bir zeminde empoze etmenin bir değeri olmaz, etikte olmaz. Demokrasinin içeriğine güveniyorsan güç, kitle, dergi okur sayısı, yürüyüşlerdeki potansiyel, işte politik ortam, her şey ortada; bunlar tam anlamıyla kriter olmasa bile bir göstergedir. Her şeye rağmen eşit koşullarda demokrasinin içeriğine saygılı olmak zorundayız, aynı dili konuşmasına rağmen birbirini anlayamayan, birbirlerinin politik çalışmalarına tahammül edemeyenler, düşünmek zorundadırlar.
Konunun, bir örgütün eleştirisi olarak ele alınmaması gerektiğini özellikle belirtmeliyim. Sosyalist hareketlerin genelinde örgütsel ve kitle çalışmasında ki tıkanma bütün aslı verileriyle ortadadır.

Sorun o örgüt veya bu parti sorunu da değil. Herkes alacağı yaraları aldı, en büyük darbeleri aldı.
Yurt içinde ve yurt dışında siyasal eylem tıkandı, gelinen aşamada geçmişin tekrarı niteliğinde salt grup propagandası türünden çalışmalarla her örgüt kendi başına buyruk oldu. Görünen köy kılavuz istemiyor. Sosyalistlerin kendini avutma ihtiyacı traji-komik noktalara varabiliyor ve varıyor da. (Kürt mücadelesinin sosyolojik durumu bir başka değerlendirme yazısıdır. Kürt’ler, mücadele içinde hataları ve başarılarıyla bir konuma gelmiş durumdalar. Kendi pratikleriyle kendilerini zaten sorguluyorlar.)
Gelinen nokta açıktır ki, devrimcilerin ciddi bir cephe örgütlenmesi yok.1982 yılında Almanya’da girişilen cephe örgütlenmesi çok kısa sürdü. Sosyalistler arasında ciddi uzun vadeli bir dayanışma başarılamadığı gibi, üstüne üstlük politik kısırlıktan kaynaklanan birçok sorun var. Silahlı mücadeleyi esas alan örgütlerde çok ciddi bir yenilgi yaşandı. Başarısız olan birlik girişimleri, kitleler üzerinde bir kez daha acı tecrübeler yaşattı. ÖDP’nin geliştirdiği birlik ve dayanışma, çok büyük bir sevinçle karşılandı ama süreci çok büyük bir hüsranla sonuçlandı, birlik ve dayanışma amacıyla kurulan parti tek örgütün hâkimiyeti altına girdi. Kariyerizm, örgüt fetişizmi dağılmanın temel kaynağı oldu. ( HDP, SDP ve ÖDP pratiği, devrimciler ve demokrasi kültürü açısından çok önemli bir sınavdır…)
Sosyalist mücadelenin tıkanmasından kaynaklı sorunlar, mücadeleye ilişkin politika üretemiyor. Eskinin basit taklitleriyle ajitasyonla politika üretirmiş gibi yapıyorlar. Ama mücadele gibi dinamik, değişken bir sürecin politikaları tekrarla, taklitle olacak gibi değildir.
Örgütsel yapının varlığını kanıtlamaya çalışmak için ajitasyonla geçmişin idealize edilmesi, sık sık hatırlatılması, geleceğe ilişkin hayallerin kamçılanması, disiplin antrenmanı, kondisyon talimi ve daha neler neler, tüm bunlar tek mutlak doğrunun yansımalarından kaynaklı kariyerist tutumlardır. Bazen öyle büyük laflarla ajitatif söylemler yazılıyor ki, yarın devrim olacakmış gibi hazırlıklı bekliyorlar, “Halk savaşı yolunda gerillalar yolumuzu aydınlatıyor, bir damla kanda sen akıt, kızıl komünist önderin ışıklı yolu yolumuzu aydınlatıyor. Gerillalar düşmanı ininde vurdu, bu sefer de elimizden kaçtı, yaşasın halk savaşı” vb. Kısacası Türkiye devriminin nasıl yapılacağını ajitasyonla anlatanlar, (12 Eylül öncesi potansiyel gücünü değerlendiremeyenler) yine aynı söylemlerle kitleleri devrim saflarına ve halk savaşına katılmaya çağırıyorlar. Acaba metropollerde bugün beş bin insan “ben gerilla olacağım” diye başvuru yapsa, bunları neyle yönlendirecek veya neyle mevzilendirecek. Bunu hiç düşündüler mi?
Genel olarak, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra devrimci durum düştü ve devrimci mücadele de bir moral kaybı var. Ama Latin Amerika’da devrimci dalga günesin kızıllığında yayılıyor. Her ülkenin kendine özgü devrimci perspektifiyle mücadele yöntemleri var, her ülkenin somut durumu mutlaka aynı değildir ama temel sınıflar mücadelesinin karşılaştığı sorunlar aynıdır. Emperyalizm’in böl yönet politikası aynıdır, üretim ilişkileri üzerinden ki denetimi aynıdır. Dolayısıyla dönemin şartlarını asla unutmamak gerekir, yeni koşullara uygun mücadele örgütüne yönelen Latin Amerikalı devrimcilerden öğreneceğimiz çok şeyler var.
Türkiye solunda egemen olan klasik örgüt yapıları ise dönemin özelliğine uygun esnekliği gösterme, yöntem değiştirme, kendini sorgulama, somut duruma uyma, kendini yenileme yeteneklerinden esas itibarıyla yoksun kaldılar. Keza kariyerist niteliği ağır basan önderlikler, durum değişikliği üzerine eski bildiklerini okumanın ötesinde objektif arayış ihtiyacı karşısında insanların duyarlılığına; tedirginlik, telaş, güvensiz yaklaşım vb tepkilerle yaklaştılar. Duyarlı insanlara şüpheyle yaklaşmak, tedbir almak, duyarsızları ve emir kullarını ön plana geçirmek gibi tepkiler vererek sürece müdahale ettiler.
Böyle bir kariyerist ilişki nezdinde kadrolar ve taraftarlar örgüt fetişizminin niteliğine ve dayatmasına bağlı olarak örgüt dışı etkilerden korunabilmek için kendi içine kapanıp adeta kirpileşiyorlar.
Ceviz kadar örgüt yapısı, üzerindeki sandık kadar bürokrasi, örgüt yapısına ağır bir yük oluşturmaktadır. Sözde, ileride nasıl olsa büyük bir örgüt oluşacak, gerekli yönetim yapıları şimdiden hazır olsun, var olan zayıf örgüt yapılanmalarını disiplin antrenmanları, haybeye talim, emir-demir ilişkileri ile zaafa uğratanlar işte bu ordusuz generallerdir.
Demokrasi bir yaşam biçimiyse, adaletse, özgürlükse, eşitlikse ilk önce bu örgütler içinde yaşam hakkı bulmalıdır ve pratikte bunun ispatlanması gerekmektedir. Buna uygun örgüt ve partiler var mı? Kendi içlerinde bu sorunlara ne kadar duyarlılar ve ne kadar uyguluyorlar?
Her örgüt kendi çevresini ve yapısını güçlendirme çabasına girerken, demokrasinin olmazsa olmazlarını ne kadar sahipleniyor? Demokrasinin kullandığı dile ne kadar sahip çıkıyorlar? Bunun şartlarını ne kadar yerine getiriyor? Pratikte ispatlayan, bu ilişki biçimini yaratan örgüt ve parti var mı?
Her şeyi kelimelere dökerek söyleyebilir, hatta ciddi olarak niyet edebilirler. Ama sorun sübjektif bir öğeyle çözülemez, sorun örgütsel yapı gibi objektif bir öğeyle bağlantılıdır. SDP, ÖDP bu sürecin canlı bir pratiğidir.  ÖDP örneğinde örgüt fetişizmi ve devrimcilerde olan kişilik hastalıkları da rol oynadı, her şeye boyun eğen, güce tapan veya emret liderim diyen kişiliklerin de etkisi oldu.
Hem yurt içindeki, hem de yurt dışındaki devrimciler, büyük devrimcilerin kişiliğine bürünme, tarihin aynasında sürekli kendisini seyretme hastalığına tutuldular; kimi kendini Lenin’e, kimi Stalin’e, kimi Trocki’ye, cinsiyeti elverenler de Rosa Lüksenburg’a vb benzettiler.
Bu olay klinik bir vaka olmanın ötesinde politik bir sapkınlıktır. Bir materyalist’in asla kendini ölü ruhlarla üretmeye ihtiyacı yoktur. Devrimci, çağının insanı olmak zorundadır.
Parti-örgüt dış etkilerden korunabilmek için kirpi gibi içine kapanıp kirpileşmeden kaçınmalıdır, yoksa örgüt içinde canlı değişken, yeşil ne varsa bitirir.
Devrimci hareket, alçıyla alınmış bir kuru kalıp değildir. Kendine özgü dinamizminden, değiştirici, yenileştirici, gelişip yetkinleştirici katkılarından yararlanmasının gücüyle, demokrasinin yeşermesiyle bir çok sorunun üstesinden gelmekle yükümlüdür. Eğer örgüt fetişizmi kendine özgü güçlü bir örgütleyici potansiyel ve tartışmanın duruşunu göstermek isterse, arayışın gerektirdiği esnekliği yine kendinde görmeye devam eder.
Tahammülsüzlük ve apolitikleşme örgüt içinde ki ilk tehlikenin sinyalleridir. Parti kongreleri, konferansları olmazsa başarılı siyasal çalışmalarda olmuyor. Yani mücadele için gerekli politikadan yoksun, buğdaysız kalmış değirmen taşları gibi kendi kendini öğütmeye başlarlar. Bundan sonrası alışılmış bir trajik serüvendir artık.
Avrupa da ki siyasal örgütler içinde, böylesi gelişmelere karşı aşırı duyarsızlık egemendir. Çünkü örgütlenmelerin siyasal nitelikleri ancak bir çerçeve durumundadır. Dolayısıyla onlar izolasyon-entegrasyon dayatmalarına karşı sosyal-ulusal direnme odakları konumuna düşmektedirler. Bu durum derneklerde siyasal temelin aşırı zayıflamasına ve devrimciliğin bir hobi olarak algılanmasına yol açtığı gibi, ilişkilerde “ne var ne yok”larla gitmektedir. Ne bir arşiv kültürü, ne dil geliştirme durumu söz konusu oldu. Sürekli folklor, saz biçki dikiş kursları ile oyalandılar. Geceler yaparak devrimci olmaya çalıştılar. Türkiyeli işçilere göçmen diyenler, devrimin önünde engel görüldüler. Avrupa’ya yönelik yeni bir örgütlenmeyi savunanlar devrimci sayılmadılar.
Sosyalistler için; sermaye sınıfının demokrasi ve barış çağrılarına güvensizdir, emekçi sınıfların demokratik örgütlü gücünün varlığı güvencemizdir denilmektedir. Çünkü emekçi sınıfların demokrasi mücadelesi, özel mülkiyetin sınırlamalarına tabi değildir ve toplumsal eşitliğe eğilimlidir. Materyalist felsefeye bakın, bunun canlı verilerini göreceksiniz.
Sermaye için demokrasinin kriteri de kardır. Siyasal liberalizm de bunu görüyor.
Sosyalist düşüncede, bu eğilim şu veya bu nedenle, şu veya bu yanlış ve hata gerekçesiyle terk edilecek, uzak durulacak ve bırakılacak bir tercih değildir. Sosyalist ilişkilerde, hatalar, doğrular, yanlışlar ile diyalektik eğilim içinde kendini bulur; sosyalist demokrasi başka bir yerde değil. Bizim için, gerek barış, gerek özgürlük savaşında sermaye sınıfının çıkarlarına bırakılamayacak kadar yaşamsaldır.

Author: Erdal Boyoğlu