Fransız arşivlerindeki bir belgede 1921 Haziran ayında Kürt liderler ile Ankara hükümeti arasında küçük çaplı çatışmalar sonunda karşılıklı delegelerin anlaştığından ve imzalanan bir protokolden söz ediliyor. Mardin’deki aşiret liderlerinden Pirizade Bekir, Derwîn’den Musa Beg ve Millî Aşiret Reisi Mirliva İbrahim Paşa, Kürt tarafının önde gelenleri olarak bu belgede ismi geçiyor. Mustafa Kemal liderliğindeki hükümet tarafından otonom bir Kürt devletinin resmen tanınmasından bahseden bu tutanağın Haziran’ın son günlerinde karşılıklı olarak imzalandığı belirtilmektedir. Fransız arşivlerindeki belgeye göre antlaşma şu noktalardan oluşuyordu:

1-Ankara hükümeti tarafından Kürtlerin yaşadığı bölgede otonom bir Kürt devleti tanınacaktır.
2-Sınırlar Kürtler tarafından çizilecektir.
3-Türk jandarmaları ve Türk devlet görevlileri Kürdistan’ın sınırları dışına çağrılacaktır.
4-Otonom Kürdistan örgütlenme işlerinden Türk devlet yetkilileri elini çekecektir.
5-Ankara hükümeti tarafından toplanan tüm askeri vergiler ve askeri bağışlar Kürtlere tahsis edilecektir
6-Türkiye toprakları içinde kalan Kürtler dış mihraklara karşı korunacak ve orduda bulunan Kürtler özgür bırakılacaktır. (Haziran 1921)*
İngiltere’nin o tarihlerde güneyde Kürt sorununu gündeme getirdiği biliniyor. M. Kemal de İngiltere’nin elindeki Kürt kozunu geçersiz kılmak için Kürt otonomisini dar bir çevrede konuştu. 10 Şubat 1922 tarihinde Kürt otonomisi yasallaştı. Fakat her ne hikmetse bu yasa ve yasaya ait meclis müzakereleri ne açık ne de gizli meclis zabıtlarında yok. 9 ve 11 Şubat tarihli zabıtlar var fakat 10 Şubat 1922′ye ait zabıtlar ortada yok.
O günlere dönecek olursak, 14 Ocak 1922 günü yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa, 17 Ocak 1922 günü İzmit’teki durağında İzmit Kasrı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlamıştı. Akşam Gazetesi yazarı Falih Rıfkı’nın (Atay soyadını alacaktı daha sonra) bir sorusu üzerine Musul ve Kürtler konusuna değiniyordu ve şöyle konuşuyordu:
“… Musul’u da kendi topraklarımız içine alan sınıra ulusal sınır demiştim. Gerçekten o zaman Musul’un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandanı gelmiş ve İhsan Paşa’yı aldatarak orada oturmuş. Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır. (….) İkincisi onur kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler orada kendilerine bağımlı bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir…”
Nitekim Mustafa Kemal’in, bir diğer gazeteci olan Vakit Gazetesi başyazarı Ahmet Emin’in (Yalman soyadını aldı) sorusuna verdiği cevap tutanaklara geçmesine rağmen gazetede yayımlanmamış ve dönemin belgelerini açıklayan Türk Tarih Kurumu bu sorunun cevabının yayınlanması için 12 Eylül darbecilerinden izin alamamıştı. 64 yıl boyunca gizlenen cevap 1987 yılında 2000′e Doğru dergisinde yayımlanacaktı. Tarih Kurumu-Atatürk Devrim Araştırma Merkezi mührü taşıyan ve 1089 numaralı tutanağın 15. sayfasında şu diyalog yer alıyordu:
Ahmet Emin “Kürt meselesine değinmiştiniz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur.” diye soruyordu.
Gazi Paşa’nın yanıtı şöyleydi:……………………………………
“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede, Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürt adına bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden Erzincan’a, Sivas’a giden Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir.
Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin hem de Türklerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.”…………………………..

*Bu belge Robert Olson’un, Kürt milliyetçiliği ve Şeyh Said adlı kitabında ilk olarak yer aldı. İngiltere Dışişleri Bakanlığı belgelerinden aktarmıştı bu belgeyi Robert Olson. Siyaset Felsefesi Tarihi Uzmanı Hasan Yıldız ise Fransız arşivlerinde bu yasa ile ilgili belgeleri ve bu konudaki yazışmaları bulmuştu…

Resmi tarih yazıcıları,, birinci paylaşım savaşını baştan aşağıya kendi yanlı anlatımlarıyla yazdı. Kurtuluş Savaşı ve  1923 devrimi  diye adlandırılan süreç resmi tarihin yalanlarıdır.

Bakın bu konuda gayrı resmi tarihci  Fikret Başkaya şöyle diyor.”Resmi tarihte Kurtuluş Savaşı olarak adlandırılan süreç bir yanıyla diplomatik düzeyde 1.Paylaşım Savaşı’nın devamı, diğer yanıyla Yunanlılarla sıcak savaş, üçüncü olarak da Osmanlı bürokrasisi içinde bir hesaplaşmaydı. Hareket, başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarmayı amaçlamıştı. Hilafet ve saltanatın kurtarılması için de iki engel vardır: Rumluk ve Ermenilik. Kuvayi Milliye, yaklaşık yüz yılı aşkın bir süreden beri gündemde olan cerrahi operasyonu gerçekleştirecekti. Başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarmayı hedeflese de, bu üçlü mücadelenin ve toplumsal hareketin dinamiğiyle hilafet ve saltanatın tasfiyesiyle sonuçlanacaktı.” (Paradigmanın İflası-Fikret Başkaya)

İttihat ve Terakki önderliği, 1911’den itibaren her türlü zorbalığı geliştirdi, 1908’de iktidara geldiğinde söylediği ‘’özgürlük, eşitlik ve adalet’’ diyen söylemlerinden uzaklaştı. 1912’de Balkanlardan kovulmasıi sonucu İttihatçılar Anadolu topraklarına gözünü dikti. Her türlü baskı ve zulümü geliştirdi.Gözlerini Ermenilerin ve Süryanilerin mallarına diktiler.

Emperyalist birinci paylaşım savaşı, dünyayı paylaşma savaşıdır. Avusturya veliahtının  Saraybosna’da öldürülmesi bu planın bir parçası olduğu gibi İngilizlerin gazı ileYunanistan‘da savaşın içinde kendini buldu. Anadolu, emperyalizmin yeni bir paylaşım alanıydı ve bunun için her türlü tatik savaş emperyalistler tarafından belirleniyordu. Yunanistan‘ın  bu savaşın içinde olması bu oyunun bir parçasıydı..

Kutuluş savaşı; Empeyalizmden bağımsız bir savaş olmadığına göre, neyin kurtuluşu olmuştur. Fikter Başkaya’nın değerlendirmesi incelenmelidir.  Savaş sonrası çıkan sonuca bakıldığına bu daha da açıklığa kavuşuyor.(kurtuluş savaşı konum olmadığı için geçiyorum.)

1923’de kurulan Cumhuriyet , esas olarak, İttihat ve Terakki’nin 1908 Devrimi ile oluşturduğu rejimin devamıydı.

Kemalist iktidarın sıkca kullandığı ‘’köylü milletin efendisidir’’ edebiyatının ardında yatan anlayış aslından, geniş köylü yığınlarının açlığa ve yoksulluğa sürüklendikleri gerçeğinden başka bir şey değildir. Kemalizm; Köylüyü kandırmanın en açık ifadesir. Halkcılık anlayışı tamamen sözde kalan bir sözdür. Özde değil. Kemalist iktidarın baskı ve sömürüsünü gizleyen uydurma bir anlayışının uydurma yalanıdır..  1924 yılında 1 mayıs yasaklanmıştır. İşçi ücretleri dondurulmuştur. Sendika kurmak yasaklanmıştır.Grevin kesin yasak olduğu, iş anlaşmalarının devletin kuracağı ‘uzlaşma araçlarının yargıçlığı’na bağlanması, baskı politikalarının araçları olmuştur. 1925’de çıkarılan takiri Takrir-I Sükun yasası’yla düzene muhalif her türden kıpırdanma ve başkaldırmalarla , kürdistan’da uygulanan katliamlar, işçi sınıfı eylemlerini zor yoluyla bastırma gişimleri ‘’Halkcılık’’ adı altında işçi halklarının yasaklanma sözüdür.Devletçilik adı altında özel sermayenin birikimni korumaktır.Jandarma dipçiğinin halk  katmanları üzerindeki baskısıdır. Devletin ceberrüt yapısının korunmasıdır.Devletin halk yığınları üzerinden bir an olsun kaldırmadığı katliamlarının somut bir gerçeğidir.

EMPERYALİZM  VE  KURTULUŞ SAVAŞI

Emperyalizmin genel çıkarlarına bağımlı olarak çıkartılan savaşlar, emperyalistler arası çelişkilerden kaynaklanan savaşlardır. Aslında Birinci dünya savaşı ‘nın temel alanı OrtaDoğu, Anadolu ve Balkanlardı.
Anadolu’da Türk -Yunan savaşı bunun bir parçasıdır.  Başlangıçta Yunanlılara destek veren İngiliz emperyalizminin çıkarlarına Ekim devrimi çomak sokmuştu. Bolşevikler’in varlığı,  İngilizler tarafından Yunan’a verilen desteğin 1921’den itibaren, Yunanlılardan çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra İngiltere’nin temel siyaseti, doğu’da Bolşevizm’in yayılmasını durdurmaktı. İngiliz desteği çektikten sonra Yunanlıların Anadolu’da barınma şansı olmadı. İngilizlerin temel derdi, Büyük Millet Meçlisini kaybetmek istemiyorlardı. Dolayısıyla ittifak gücü olarak Mustafa Kemal’in arkasında durudular. Mustafa Kemal’i büyük kurtarıcı olarak hazırladılar.

İsmet İnönü cumhuriyet’in ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte:
”İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur” (Milliyet, 29 Ekim 1973) der.

”Güçlü yönetimi merkeziyetçi temellere oturtmuş bir Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme konusunda ihtiyaç olan her türlü savunma görevini üzerine getirecektir” (Scheidmann, ”Milli Mücadele” Sürekli Devrim, Sayı 3, Ekim 1978, sayfa 34)

Kazım Karabekir’in şu sözleri de çarpıcıdır:
”… İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra’dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni’den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul’da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir” (İstiklal Harbimiz, sayfa 19-20)

” Milli mücadelenin niteliğiyle ilgili tahliller, genel olarak resmi tarih versiyonunun yeniden üretilmesi amacı taşıdıkları için, somut olgulara da uygun düşmüyor. Doğan Avcıoğlu’nun ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adlı kitabının bölümlerinden biri;

‘Emperyalistlere karşı çıkmadan anti-emperyalist savaş’ başlığı taşıyor(!) Yazarın buradaki amacı milli hareketin lideri olan Mustafa Kemal’i yüceltmektir. Öyle bir deha ki; emperyalist devletleri atlayarak bir başına anti-emperyalist bir savaş veriyor(!) Emperyalist devletlere karşı olmadan anti-emperyalist bir savaş olanaklı mıdır? Herhalde Avcıoğlu, Rum ve Ermenilere karşı dememek için böyle bir ifade kullanıyor…” (Paradigmanın İflası, Fikret Başkaya, sayfa 37)

Mustafa Kemal: ”O halde kurtuluş çaresi ararken iki şey söz konusu olmayacaktı, önce İtilaf Devletleri’ne karşı düşmanca tavır alınmayacaktı; sonra da Padişah ve halife’ye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart olacaktı.” (Nutuk, Cilt 1, sayfa 8)

 Emperyalist devletlere karşı kurtuluş savaşı olmadığı gibi emperyalistlerin böl yönet  politikasın da  taraf olunmuştur.  Emperyalistler Anadolu’ya yerleşmek niyetiyle girmediler. Çünkü İngilizlere karşı bir tek kurşun bile sıkılmadan, ingilizler herşeyin alt yapısını kurduktan sonra,  anlaşarak çekip gittiler. Fransızlar, Kuvayi Milliye’ye, Yunanlılara karşı kullanacakları silahları sattılar.  İtalyanlar da keza silah depolarını açarak, Kuvayi Milliye’ye yardım ettiler.

 

1923’DEN SONRA ÜRETİM İLİŞKİLERİNDE BİR DEĞİŞİKLİK OLMAMIŞTIR

”Cumhuriyet’le beraber üretim ilişkilerine dokunulmamıştır. Komprador burjuvazinin işlevini, Rum ve Ermenilerden ”Müslüman tüccara’ aktarmak dışında yapısal nitelikte hiçbir dönüşüm söz konusu olmamıştır. İzmir İktisat Kongresi’nde milli ekonomi yaratma iradesi olarak ifade edilen ekonomi politikası Osmanlı zamanında Batı’ya eklemlenmenin toplumsal dayanağını oluşturan gayrimüslim tüccarların yerini, Müslüman Türk tüccarlara vermek istediğini özetler. Yani Osmanlılar gibi Türkiye’yi de dışarıya bağlamadaki temel rolün ticari sermaye tarafından oynanacağı tartışılmamış, yalnızca bu ticari sermayenin dayanağı iç toplumsal tabakanın Müslüman olmasına karar verilmiştir.” (Nora Şeni, Emperyalist Sistemde Kontrol Sanayii ve Ereğli Demir-Çelik, Birikim Yayınları, sayfa 34-35)

Yani  demem o ki, kahramanlık destanlarıyla dolu ne bir kurtuluş savaşı yaşanmıştır, ne de  anti emperyalist mücadele den ve devrimden bahsetmek mümkündür. Zorla halka dayatılan kılık kıyafet devrimi ile devrimden bahsetmek de bir o kadar zulümdür. Kılık kıyafete uymadıkları için asılan yüzlerce insan da unutulmamalıdır. Eğer devrim denilecekse İttihak Terakki Cemiyeti’nin 1908 zaferi bir Küçük burjuva Devrimi’dir. Ve bu devrim aşağıdan müdahalenin ürünüydü. Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Kürtler, Türkler bu devrimin içindeydiler ve birlikte gerçekleştirdiler.

Atatürk
„17 Haziran 1919; Bu hudutlar dahilinde tasavvur edilmesin ki Anasir-i Islamiyeden yanliz bir cins millet vardir. Türk vardir, Çerkez vardir, Kürt vardir. Ben Kürtleri ve hatta öz bir kardes olarak tekmil milleti bir nokta etrafinda birlestirmek ve bunu cihana müdafaa-Hukuk Milliye Cemiyeti vasitasiyla göstermek karar ve azmindeyim.
19 Eylül 1919’da Sivas’ta söyledikleri;
KEMALİST DİKTATÖRLÜK ÜZERİNE

Anadolu coğrafyası  Kemalizm’e öyle inanmıştı ki, o büyük bir kurtarıcı, o emperyalizme karşı  bir simgeydi. Büyük  bir önderdi. Mustafa Kemal’in  ‘’ilerici’’, “devrimci” (!) olduğuna inandırılmıştı kitleler. Öyleki yakalarına Atatürk’ün resimini gururla takarak geziyorlardı. Oysa, O emperyalistler tarafından bir kamuflaj malzemesi olarak kullanıla kullanıla, ısıtıla ısıtıla servise sunulmuştu.

Bolşevikler’de ‘‘Kemalist”ler  sıfatını kullanıyorlardı.  Öncelikle Lenin, emperyalist  işgalcilere karşı  Sovyetler Birliği’ni korumak için Mustafa Kemal önderliğindeki hareketi “kendi Burjuva Demokratik Devrimini tamamlamaya çalışan” Türk Burjuva Hareketi olarak görüyordu.  “Kemalistlere” yapılan askeri ve mali yardımın nedenlerini  kurtuluş savaşına yapılan bir yardım olarak değerlendiriliyordu. Emperyalistlerin güdümüne girmezse, yeni kurulan Sovyet cumhuriyeti soluklanacaktı. Siyaset sahnesinde  her iki tarafta birbirlerine karşı çıkarcı yaklaşıyordu. Her iki taraf da ülkeleri için santraç oynuyorlardı.

Politika çok kaygan bir zemindir ve çok taktik içeren bir savaştır. Bolşevikler, yeni iktidara gelmiş yeni bir cumhuriyet olduğu gibi İttihat Terakkici Mustafa Kemal’de  iktidara gelmek istiyordu. Onun için  mavi boncuk dağıtıyordu. Dolayısyla emperyalizme karşı çok ince metodlarla manevralar geliştirdi. Bu manevranın ayağı ise Osmanlı’nın güç kaybetmesi sonucu, iktidara gelen İttihat Terakki Cemiyeti’nin programını benimseyen  Mustafa Kemal öne çıkmıştı.  Mustafa Kemal bu işin muhatabı oldu. Mustafa Kemal politik manevralar içindeydi, iktidar hırsı ile yanıp tutuşuyordu. Erzurum, Sivas kongrelerin de şeyhleri, ağaları, kürtleri yanına çekmişti. Hacı Bektaş dergahında Cemalettin Dede’yi ikna etmişti. Hatta onu göstermelik  Büyük Millet Meclisi başkanı bile yaptı.Ama akibeti Amasya’ya sürgüne gitmekten kutulamadı.
Kemalizm`i bir “ideoloji” olarak pazarlayan da yine emperyalizmin işbirlikçileri tarafından piyasaya sürüldü.  Ama bu zırvalıklar kaçınılmaz olarak  siyaseten tutmadı. Sadece Anadolu coğrafyasında ırkçı türkçüler tarafından bu zırvalıklar tuttu.

Mustafa Kemal tarafından sahte Komünist Partisi bile kuruldu. Bu konuda Şevket Süreyya Aydemir şöyle diyor…..

Cumhuriyet’le birlikte Kemalizm`e sarılanlar  bizzat devlet olanaklarından yararlanmak ve nemalanmak isteyenler tarafından poppalandı. 1968 hareketinin önderleri de Kemalizm’i ilerici gördüler. Siyasal kriterleri genel olarak Lenin’in anti emperyalist söylemlerine dayandırılmıştır. Ama İbrahim Kaypakkaya, kemalizmi emekçilerin düşmanı olarak görmüştür.
Kemalizm`i  ilerici  görmek isteyenler, 27 Mayıs 1960 darbesindeki nisbi olanakları krıter olarak  mı aldılar? Kemalizmi kurtarıcı görenler emek sermaye çelişkisini nasıl açıklayabilirler.

“Devrim” (!)  “sol” (!) görünüm altında ortaya çıkan ve “Devrimci Ordu” gibi  kavramları işleyen küçük burjuva hareketleri üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Daha çok ordudan gelecek bir darbeye “devrim” umut bağlamış oluşumlar özellikle 12 Mart 1971 darbesi ile silikleşip tarih ve siyaset sahnesinden silinmiştir.
Özellikle Mustafa Kemal döneminde (1919 – 1938) Türkiye Cumhuriyeti`ndeki ekonomik, politik ve sosyal uygulamalar incelendiğinde, “Kemalizm”in bir dünya görüşü olmadığı  gibi onun burjuva karakteri de  çok açık bir biçimde görülür.

Kurtuluş savaşı(!) “Milli Mücadele” yi “Rumluk ve Ermenilik girişimleri” ne karşı örgütleyen, İttihat Terakki`nin yalnızca tabanı ile değil, Ermeni Katliamından da sorumlu çeteci kesim ile işbirliği yapan, Küçük Asya`nın gayr-i müslîm unsurlarını yüzlerce yıllık topraklarından sürüp çıkartan, Kürt ayaklanmalarına karşı, vahşice orantısız güç kullananarak katliamlar yapan, Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katleden,  SSCB ile “iyi ilişkiler”ini koruyan, “modern – Müslüman” burjuvazinin yaratılmasına çabalayan, Sunni islamı  devletin resmi dini yapan, Diyanet’i kuran, Bursa Nutku`nun yanı sıra, “Bolşevizm her görüldüğü yerde ezilmelidir” sözünü de söyleyen, vb. Küçük Burjuva Mustafa Kemal hareketinin adını kemalizm yapan da emperyalistlerdir.
Burjuva Demokratik Devrimler den başka anlamlar çıkaran, onun sınıf özünü ve diktatörlük karakterini göremeyen Bilimsel Sosyalizm`den nasibini almamış unsurlar, yapılanmalar, Kemalist diktatörlüğün etrafında dönüyorlar. “Kemalizm ” tanımlamalarıyla  egemen  sınıf özünü gizleyerek  Burjuvazi‘nin sistem savunuculuğu yapmaktadırlar.
Dimitrov, Faşizm tanımlamasında şöyle diyor;
“Finans Kapital`in en gerici, en bağnaz unsurlarının kural tanımayan açık ve kanlı diktatörlüğü”.
Kemalist diktatörlük, Sosyalizm`e, işçi sınıfının dünya görüşü ve eylem kılavuzuna saldırmıştır.
Bilgi mi? Lütfen merak.
Merak edenler için bilgi sınırsızdır.

Atatürk, İttihak-Terakki‘çilikten gelen  ve onun türkleştirme operasyonunu hayata geçiren bir türk ırkçısıdır.Osmanlı’nın son dönemlerinde , İttihak Terakki’nin siyasal otaritesiyle türkleştirme süreci T.C’de son halkadır. Cumhuriyet kültürü ile azınlıklara son darbe vuruldu. Azınlık karşıtı siyasal sürec, sadece Kemalist iktidar ile başlamadı, bunun öncesi de vardı.

Emeperyalizmin desteği ile yapay olarak yaratılmaya çalışılan bir cumhuriyet kurdurtulmuştur. Kapitalist üretim ilişkileri üzerinden sermayenin adamlığına soyunmuştur.

Kemalist iktidar, her türlü  emek soygununun arkasında oldu. Rüşvetin,  hırsızlığın ve  katliamların planlayıcısı ve destekçisi oldu.

T.C devletinin kanunları ve uygulamaları türkçülük üzerine kuruldu. Kürtleri , Alevileri ve  Azınlıkları Türk ulusu tanımlaması içine dahil etmekti .Bunu inkar ve asimilasyon ile gerçekleştirdi.

T.C anayasası, herşeyden önce siyasi iktidarın tek elde toplanması ve merkezileşmesiydi. Egemen iktidar ilişkisi üzerinden ulus devleti ortaya çıkardı. Feadol bir ekonomiden, kapitalist ekonomiye tek taraflı, tek millet, tek dil, tek din, tek şef‘li  bir geçişle ceberru bir sınıfın despot baskısını  kurmuştur.

Kemalist iktidar egemenliği, askeri gücü ve  otoritesiyle cumhuriyeti kurdu. Atatürk, devlet egemenliğini, Klasik olarak tek adamla, tek kutsal şef’le  yaptı. (istiklal mahkemeleri buna örnek) Egemenlik kayıtşız şartsız milletindir sözü koca bir yalandır. Çünkü devlet egemenliği iddilarının dış yüzünün bir iafadesir. Egemenlikkayıtsız şartsız milletindir iddiası siyaseten nihai ve mutlak ‘fikri‘ ni bulmamız ve görmemiz pratikte öğretici olacaktır.

İktidar, egemen gücün kanunlarında, yasama ve yürütme organlarından oluşur. Bu güç tarafından yönetilir. Devlet egemenliğinin iki farklı yönünü hatırda tutmak gerekir. 1) Devlet iddilarıdır 2) Kanunlarının ölçüsüdür. Birbirini tamamlayan bu iki olgu klasik olarak tek adamla, kutsal şef’le yoğunlaşır.  En açık ifadeyle Kemalist iktidar devletin merkezidir. Atatürk, devlet benim dememiştir ama kendine muhalif olan herkesi devlet adına tutuklattı, katletti ve sürgüne gönderdi.

Bir diktatör ancak fermanlarla yönetebilirdi ve bu ölçüde T.C anayasası kayıtsız şartsız Kemalist olabilirdi. T.C’nin serpilip gelişmesi için kendi yetki alanları içinde her türlü entirikayı çevirmekten kaçınmadı. En yakın silah arkadaşları başka bir parti kurduğu için, onları mahkemelerde süründürttü. Hatta bazılarını idam bile ettirdi. Kazım Karabekir’in kurduğu parti başına bir sürü sorun getirdi. İdamdan zor kurtuldu.Kazım Karabekir’in tutuklanmasına İsmet İnünü bile isyan etmişti. Ama kendisinin tutuklanması da an meselesi olmuştu.

Kemalist iktidarın karakteristliğini şöyle tanımlayabiliriz.1)Şiddet araçlarının (tek elde) denetimi . 2) Osmanlı’nın otaritesi.3) Egemenlik. 4) Bürokrasi.5) Vergilendirme. Bu ögeler Kemalist iktidarın en asli dayanakları arasındaydı. T.C bürokrasisi hala belirgin bir refarandumdan geçmemiştir. Rüşvetçilik, hırsızlık, yolsuzluk, insan kayırma, imtiyazlı insanların vergilendirmelerden muaf  yada az vergi ödemeler, imtiyazlı zümrelerin bağışıklığını göstermektedir.

Kemalist iktidar, siyasi ve askeri zorlamanın gücüyle otaritesini kurdu. TBMM’de anayasacılığa bağlılığını gösterdi. Ama herşeyi Türke göre ve tek adama göre şekillendirdi. Türkçülük kurallarına saygı gösterilmesinde ısrarcı oldu. T.C anayasası ayrımcı ve otoriter bir anayasa’dır. Hukukun üstünlüğü koca bir handikaptır. T.C’nin kanunları ve uygulamaları  özel mülkiyetin, kapitalist üretimini sürdürmekti.

T.C sivil faliyetlerinde laik  büyümeyi gerçekleştirmedi, ayrımcı ve ırkçı ilkelerle,  sunni islamı ve türkçülüğü öne çıkardı.

Devlet geleneği; Ulus devletlerin sınırları, sermayeleri, bayrakları, milli marşları, pasaportları, para birimleri, askeri törenleri, ulusal müzeleri, elçilikleri , ayrıca ulus devletlerin toprakları üzerinde bir hükümetleri, tek bir eğitim sistemleri bulunur. Genelikle bütün yurttaşlar için bir yasal haklar dizisi de vardır, diyor Smith, A.D. Devlet kurma ve ulus yaratma. 1986. Sayfa 228.

Anayasa, çoğu zaman siyasi sürecin temel oyun kurallarıdır. Anayasa ‚‘ yapma konusundaki yasaları ortaya koyar. Devletin varlığını yaratır, güvenceleri yasa olarak sunar. Devletin önemli bir ögesidir. Yasalarla değiştirilir. Anayasa siyasi düzenin ‚‘ kişilerin yönetimi değil‘‘, hukukun üstünlüğü‘‘ anlamına gelmesi fikridir, keyfi irade değildir Age. 101

Kant diyor ki, ‘‘Devlet meşru yasa altında toplanan insanların bir birliğidir‘‘ Aktaran. Dyson.K sf 107. 1980. Batı Avrupa’da devlet geleneği.

Engels’de şöyle diyor. ‘‘ Toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç devlettir.‘‘ Ailenin özel mülkiyeti ve devletin kökeni. Sf.221 sol yayınları. 1978

Devlet mekanızmasında  en belirgin olan şey, Devletin şiddet araçlarıdır ve onun üzerindeki denetimidir.

21 Ocak 1925’de yayınlanan haftalık Orak-Çekiç dergisi 4 bine yakın  okuyucu kitlesine ulaşıyor. Sendika etkinliği artıyor, işçilerle birlikte  etkinlikler düzenliyor. Ancak 4 Mart 1925’te Takir-i Sükün Kanunu ile TKP’nin yayın organı kapatılır. İstiklal mahkemeleri kurulur, 60 bine yakın insan yargılanır 1054 idam gerçekleştirilir.

Kemalist iktidarın azgın saldırısı karşısında Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet, Hasan Ali nisan ayında yurt dışına çıkarlar.  1 Mayıs Broşürü dağıtıldığı için TKP’nin 38 taraftarı tutuklanır.  Parti yöneticileri 7-15 yıl arasında hapis cezalarına çarptırılır. Ekim 1926’da çıkan af ile serbest bırıkılırlar.

Kemalist iktidar, misak-i milli sınırları içindeki Musul petrol bölgesini 17 Aralık 1925’de Milletler Cemiyeti İngiltere’ye bıraktığı gün, Paris’de Türk ve Sovyet Dış işleri Bakanları bir dostluk ve Tarafsızlık anlaşması imzalarlar. TKP genel sekreteri Şefik Hüsnü 1926, Viyana Konferansına sunduğu raporda Kemalist devrimleri ve sovyet dostluğunu destleyin ama işçi ve köylüler arasında kendi çalışmalarınızı sürdürün, öğüdünün yanısıra Ankara’daki Sovyet  temsilciliğine TKP’nin artık fazla sıkıştırılmayacağı güvencesini de söyler.

Oysa kısa bir süre  önce TKP taraftarlarını ağır hapis cezalarına çarptıran kemalist iktidar ile Sovyetler Birliği  arasında gerginlik yaşanmıştı.

Ağustos 1927’de Ş.Hüsnü sahte bir kimlikle istanbul’a gelir ve yeni yönetimi göreve getirir. Yani yönetimi onaylamayan Vedat Nedim Tör, Ş.Hüsnü’yü ihbar eder.  TKP çok ciddi bir darbe alır.

4 Ocak 1928’de Komintern, ‘‘Türkiye’de komünist tertip‘‘ başlığı ile TKP’nin eylemlerinin hesabını Kemalist hükümete vermek durumunda olmadığını deklere ediyor.

Rasih Nuri İleri, 1923-1932 arasında TKP bir çok illagal yayın çıkarır. Mustafa Kemal’in yeğeni olan R.Fuat Baranel’in bile işkence gördüğünü, hücre hapsine çarptırıldığını belirtmektedir.1932 ‚de TKP’nin gizli çalışmaları hızlanmış ve dört büyük tutuklamada önemli kayıplar vermiştir. Mart 1933’de Nazım Hikmet tutuklanmıi ve Ağustos 1934’e kadar Bursa cezaevinde kalmıştır.

Kemalist hükümet;  ayaklanan halk kitlelerini dizginlemek köleleştirmek, işçi kitlelerinie , işçi sınıfı öncüsü komünist partisine saldırmak, emperyalistlere yanaşmak , SSCB’ne giderek uzaklaşmak (…) Kemalist hükümetin seçtiği kapitalizm yolu olmuştur. R.Nuri İleri. Atatürk ve Komünizm. S.343. İstanbul 1994

1927’de Adana-Nusaybin arası Fransız şirketine karşı Demiryolu işçileri greve gider ve grev 20 gün sürer.Hakları verilmediği gibi haklarında davalar açılır, örgüt üyeliğinden dolayı. Kemalist iktidar anti emperyalist (!) olduğundan dolayı işçiler hakkında dava açıyor.,

1936’da İstanbul’da Mıntıka Komitesi kurulur. İsmail Bilen Moskova’dan bazı parti taraftarlarını gönderir.  Gönderilenlerden bazıları tutuklanır. İstanbul genelinde geniş tutuklanmalar olur.  Kemalist iktidarın işkence odaları 1937’de  İşçi Abbas’ı  işkencede  öldürür. Emine Erdinç, işkencenin etkisiyle kısa bir süre sonra yaşamını yitirir.   Tutuklular  mahkeme salonun da ‘ yaşasın komünizm‘  diye slogan atarlar. TKP marşı söyleyerek mahkeme salonundan zorla dışarı çıkartılırlar.  Ağır cezalara çarptırılırlar.

20 Mart 1923’de Atatürk’ün Konya’da  mıllıyetçilik ile ilgili yaptığı bir konuşma“ Osmanlı Imparatorluğu içindekı çeşitli halklar hep milli akidelere sarılarak, mıiliyet ülkesinin gücüyle kendilerini kurtardılar. Biz, ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopayla içlerinden kovulunca anladık. Gücümüzün zayıfladığı anda bizi tahkir, tezlil ettiler. Anladık ki kabahatımız, kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bıie saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygını  hissen, fıkren, fiilen bütün (davranışlarımızla) gösterelim; bılelım kı, mıllı benlığı bulunmayan mılletler başka mılletlerın şıkarıdır“.

1)Şimdi burada anlatılmak istenen mıllıyet kavramı, Türkiye’de  yaşayan Kürtler’ın varlığını inkar etmek uğraşına giren Atatürk’e ne demeli. Ne mutlu türküm diyene, “Tanrı Türkü korusun” sözünü Kürtlere, Süryanilere vd dayatan Atatürk değil midir? Türk milliyetçiliğini Kürtler üzerinde üstün yapan sözün ve anlayışın sahibi Atatürk değil mi?

2)T.C. kurulduktan sonra Tek dil, tek ırk, tek parti, tek din ve milli misaki sınırları çizerek halkların eşitiliği önünde ki en büyük engeli teşkil eden Atatürk’ün kendisidir. Ve Atatürk bunu çok da güzel bir ifadeyle, birlikte savaşılan, birlikte  cepheden cepheye koşan Kürtleri, Lazları, Çerkezleri, Gürcüleri vs, yok sayarak, Türk ırkını bu halklar üzerinde üstünlük kazandırmıştır. Bakın ne dıyor Atatürk“ Uygar olmayan uluslar, uygar ulusların ayakları altında ezılmeye mahkumdurlar“

Mustafa Kemal’in askerleri .

Cumhuriyet mitinglerinde  Çaglayan’da, Kızılay’da, Gündoğdu’da onbinler, yüzbinler, Türk medyasının abartmasıyla milyonlar alanları doldurmuştu.
Herkes askerdi, herkes türkçüydü, herkes laikti ama hiçbiri ötekileri sevmiyordu. Kimler yoktu ki, askerler, siviller, polisler, gençler, CHP’liler, MHP’liler, Aydınlıkcılar vd ama  bu görüntü nedense kimseyi şaşırtmadı.
Egemen  sistem CHP, MHP, Aydınlık, vd Mustafa Kemal’in askerlerini yan yana getirmek istedi. Ve sokakta buluşturdu. Oysa dedelerimizden babalarımızdan , Mustafa Suphi ve yoldaşlarının nasıl öldürüldüğünü, Koçgiri’nin , Ağrı-Zilan’nın, ve Dersim’in katliamlarını duymuştuk. Bunları tarihe not düşenler yazdı, okuduk.
Türk ırkçıları;1941’de varlık vergileri uygulamasında,Aşkale kamplarında görüldü, 6/7  1955 İstanbul vahşetinde görüldü,(CHP milletvekili Orhan Birgit, bu olayda baş aktördü.) Maras, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarında gördük.

 Oysa faşizm ve solculuk, ırkçılık ve devrimcilik buzla ateş gibi, siyahla beyaz gibi, ölümle yaşam gibi bir araya gelmesi mümkün olmayan farklılıklardı.

 Devrimcilik, Fransız devriminden miras kaldı. Devrimden sonra kurulan parlamentonun sol tarafında jakobenler ( emekten ve ezilen halktan yana olanlar) sağ tarafında ise jirodenler (zenginden ve ezenden yana olanlar) oturdugu için o
günden bu yana isçiden emekçiden, ezilenden yana olanlara solcu, zenginden, patrondan, ezenden yana olanlara ise sağcı denmektedir.
Kemalist  iktidar, emekten yana ne yaptı?  Halkların eşitliği için ne yaptı?  Atatürkçülük, devrimcilik ve solculuk degildir, olması da mümkün değildir.Çünkü Kemalist iktidar (1924-1938)  isçilerin sendika, grev, sözlesme haklarını iptal etti. İşçinin bayramı olan 1 mayıs’ı yasakladı. Emperyalist ülkelerle ikili anlaşmalar yaptı. Emperyalistlere yeraltı ve yer üstü kaynaklarını peşkeş çekti. İngiliz, Fransız,Alman, İtalyan ve Belçika  şirketleri yatırımlar yaptı.

Mustafa Kemal‘in Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Ocaklarını kurdu, azınlıklar ve  gelir dağılımı adı altında  raporlar hazırladı. 1935’de İsmet İnönü  Kürt Raporları’nı Kemalist iktidara sundu. Rapor da  nasıl bir asimilasyon  yolu izlendiğini Saygı Öztürk ortaya çıkardı. 1934 Trakya’da yaşayan Yahudiler sürgüne gönderildi, 1941’de Ermeniler, Rumlar ve yahudiler Aşkale çalışma kamplarına gönderildi. Azınlıklar Raporu , T.C‘nin azınlıklara karşı izlediği ırkçılığın dışa vuruşu yazıldı.  Rapor da, gayri müslüman diye tanımlanan Çerkez, Arnavut, Boşnak vd. Türkçülüğe asimile edilmeleri gerektiği vurgulanırken, azınlıkların Türkleşmelerinden umut kesildiği için  Anadolu coğrafyasından sürülmeleri ya da bir biçimde gözdağı verilerek kovulmaları tartışıldı. Amaçlanan hedef İstanbul’un işgalinin 500 Yıl kutlamalarına kadar 1953’da bu işin tamamlanması gündem önerileriydi.
Amaçlanan hedef İstanbul’un Rumlardan temizlenmesiydi. Alınan kararlar 6/7 Eylül 1955 ‚de Rumların, Ermenilerin ve yahudilerin malına, mülküne ve canına kast edilen iki gün süren yağma ve katliam saldırısı gerçekleşti. Saldırganlar arasında baş aktör olan Orhan Birgit CHP içinde aktif politika yapacaktı, hatta bakan bile olacaktı.

Mitinglerde  M.Kemal’in askerleriyiz diyenler, Ordu’yu göreve çağırıyorlar, Atatürkçü “laik” ordunun darbe yapmasını istiyorlar. Oysa  cumhuriyet sonrası emekçilerin ve devrimcilerin en büyük düşmanı askeri darbeler olmuştu. Darbeyi isteyenler ve  savunanlar emek düşmanıdır.
Darbeler üzerine ‘‘Türkün darbe imtihanı‘‘ Seyfi öngider, araştırma ve inceleme kitabını önerebilirim.

Esitlikten ve özgürlükten yana olanların yeri darbecilerin yani Kemalizm düşüncesi degildir. Çünkü Kemalizm zenginden ve ezenden yana olan bir sistemin baş aktörüdür.
Kemalist iktidar, Kürtleri, Alevileri Lazları, Çerkezleri kandırmıştır. Tek dil‘i dayatan , türkçülüğü yaratan ve Anadolu halkını aldatan Kemalizm‘dir
Anadolu toplumu,dinci, ırkçı ve ayrımcı yüzüyle buluşmadığı sürece daha nice katliamlar yapmaya aday olmaya devam edecektir. Sokaklarda insan avına çıkmaya, linç yapmaya devam edecektir. Özellikle Cumhuriyet’le başlayan süreci bir göz önüne getirilelim.Katliamların unutulmuş olması, sanki bu  zalimlikler yapılmamış gibi duruş sergilenmesi bu coğrafyada sessiz ve suskun kalanların ortak yüz karasıdır. Kürtlere, Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Lazlara, Çingenelere ve Alevilere yapılanlar ortadadır. Alevileri aşağılayanlar ve onlara her türlü hakereti yapanlar, bu coğrafyanın kolektif utancıdır. Farklılıklar, canı gönülden sahiplenmeden ödenmesi gereken bedeller göze alınmadığı sürece, Anadolu kendi benliğindeki “Çingene’yi, Ermeni’yi, Süryani’yi Alevi’yi, Kürdü, Lazı, Çerkezi bilumum  halkları ve inanç topluluklarını her fırsatta yeniden boğmaya kalkışan, zivanadan çıkmış ırkçı ve şöven toplumla karşı karşıya kalacağımızı unutmayalım.

Author: Erdal Boyoğlu