Fadıl Öztürk

Annelerimizin bundan böyle, biri gömülmek isteyip de gömülemediği sonsuza kadar boş kalacak olan bir mezarları, diğeri mecburen gömüldükleri ikinci bir mezarı olacak.

-Hatun TUĞLUK nezdinde bütün analara-

Maraş katliamından sonra Ecevit Hükümeti’nin sıkıyönetim ilan ettiği, askeri mahkemelerin ve askeri cezaevlerinin kurulduğu zamandı. Elazığ’da, Harput yolu üzerindeki metruk eski bina cezaevi haline dönüştürülmüş, bütün sol siyasal tutuklular ve faşistler oraya nakledilmişti. Tümden askerlerin denetiminde olan cezaevine faşistler silah sokmuş ve havalandırmaya çıkan sol tutuklular koğuş penceresinden silahla taranmıştı. Dün gibi hatırlıyorum…

1979 yaz ayları olmalıydı. Şehrin devlet hastanesinin bulunduğu bölgesi birden polis ve jandarma ablukasına alınmıştı. Cezaevinden hastaneye durmadan yaralı taşınıyordu. Hava durulunca PKK davasından tutuklu olan Aytekin Tuğluk’un o faşist saldırıda öldüğünü öğrenmiştik. Buna benzer bir faşist saldırı da, daha önce Elazığ Kapalı Cezaevi’nde meydana gelmiş, Manisalı devrimci bir arkadaşımızı kaybetmiştik. Faşistlerin devlet kurumlarında cirit attığı günlerde Hatun Tuğluk evlat acısını elleri, gözleri, yüzü gibi geceli gündüzlü beraberinde taşıyıp gelmişti ömrünün sonuna. Ona yıllar önce evlat acısı verenler, öldüğü gün gömülmek istediği iki karış toprağı vermeyi çok gördüler. Dilimde küfre dönen iki çift söz, gözlerimde damlayacak yaş varmış, neye yarar…

Annelerimiz bizim ilk yoldaşlarımızdır, bizi ilk olumlayan, ilk kaygıdaşlarımızdır. Öyle yalnız başına çıkmadık hak arama yoluna. Biz onların insan hamuruyla yoğrulmuş kalplerinden yapılmış çocuklardık. Onlar kocaman gövdeleriyle ağacımız, biz onların dalları, çocuklarımız yapraklarımızdı. Bizler onların dudaklarından dökülen sevgi ve şefkat sözcüklerinden yapılmıştık. Acısını içine atarak dışarıya karşı dik dolaşan, eğilmez, bükülmez sevgilerinden demlenmiştik. Biz kalbimizde dünyaya beslediğimiz sevgiyle biraz onlardık, baş eğmez duruşlarıyla onlar biraz bizdi…

O günlerde devlet tarafından aranır, evde kalamaz hale gelmiş oğullar ve kızlar olarak gecenin bir saati gizliden, kardeşlerimiz uyurken kapıyı üç uzun bir kısa vururduk. Bizi bekler olan yoldaş annelerimiz bizlere sessizce kapıyı açar, mutfağa alırlardı. Bir ihbar durumunda 15 dakika zamanımız olurdu. O kısa zaman zarfında sevdiğimizi bildikleri yemeği yaparken sevgisiyle sarar sarmalarlardı bizleri. Biz onların gözlerinde ufuk, dillerinde suskunluk, kalplerini besleyen hayattık yaşadığımız sürece. Ama ölüm çok buldu bizi…

On beş dakikalığına geldiğimiz evlerimizden ayrılmadan önce, siyah beyaz televizyon kanallarından birini polis telsizini alacak bir biçimde ayarlar, çıkardık evden ama o annelerin sevgisinden hiç çıkmazdık.

Şehirde bir çatışma çıksa, bir bomba patlasa televizyonun o kanalını açar, ilk onlar ne olduğunu öğrenirlerdi polis telsizlerinden. İlk onlar vilayetin yolunu tutar, valinin kapısında bekler, 1800 evlerdeki işkence yapılan yerlerin kapısında sabahlar, bekçileri ikna eder, içeriye temiz giysi ve süt yollayıp, kanlı gömleklerimizi alırlardı.

Kendi acılarını arkaya itip, işkence görenlerin tembihlerini onların ailelerine taşırlardı. O ana kadar bakkala ekmek almaya bile gitmemiş annelerimiz, korkularına basa basa şehri bir baştan diğerine haber vermek için yaya dolaşırlardı. Sabahla beraber girerlerdi evlerine. Hatun Tuğluk Elazığ’da o annelerden biriydi. Bir diğeri Ankara’da oğluna ilk silahını para biriktirerek alırdı. Bir diğerinin cesedi günlerce güneşin altında kalırdı. 38’de çocuklarına siper olmak için Dersim’de süngülenenler yine o annelerdi…

Bizler yetmişlerde yeni bir kuşaktık. Bizden öncekileri ya asmış ya da vurmuşlardı. Hep beraber ölümsüz ve zulümsüz yaşamak ölüm dağının diğer tarafındaydı. Kırıla döküle aşmalıydık o dağı. Direnmeye ilişkin bütün bilgi ve tecrübemiz sevilerek, sevgi görerek büyütülmemizde saklıydı. Sevilip sarmalandığımız gibi sevip sarmalayacaktık bütün ezilenleri. Kin ve öfke değil, ödünsüz sevmekti bizi kurtaracak olan. Annelerimiz sevgileriyle bizim ilk yardım çantalarımız oldular, içinde yaşayarak büyüdüğümüz dünyamız, altını satır satır çizerek okuduğumuz ilk klasiklerimizdi annelerimiz. Babalarımızın “bu çocuğu sen çıkardın yoldan” demeleri boşuna değildi…

Evet, annelerimizin has sevgisiydi bizi yola çıkaran. Bizi dünya ırmağının berrak sularına atmıştı annelerimiz. Bazen çağlayarak, bazen birikip göl olarak ve bazen de çok acelemiz varmış gibi devrime koşardık. Öldürülsek de, yaşasak da biz o annelerin hiç kurumayan sevgi ırmaklarıydık ve bunu bir onlar bir de biz biliyorduk…

Tartılmaz, ölçülmez ömürler vermişlerdi bize. Çarşıya pazara gider gibi evlerinden çıkıp görüş günlerine gelirlerdi. Öyle doğal, öyle sade ve dudaklarından sokağa tek söz düşürmeden yaparlardı bunu. Çok önceden deneyimleri varmış gibi, o hayatı çok çok önce yaşamış gibi, bütün acılarını kendi etlerinde ve ruhlarında söndürür gibi yaşarlardı annelerimiz… Annelerimiz hiç bir tezgâhın bu güne kadar dokuyamadığı, makas değmemiş kumaşımızdı. O nedenle her bir anne öldüğünde çıplak kalır gibi üşürüz…

Haber bültenlerini bizden bir haber çıkar diye gizliden gizliye dinlerlerdi o annelerimiz.. Soylu bir tedirginlik giyerlerdi üstlerine. Evde kalan kardeşlerimizin dudaklarından kül değil, gül dökülsün diye tembihleyen yine onlardı. Gecenin bir saati evlerini polis bastığı için günlük giysileriyle yatağa giren yine o annelerdi. Yaşanmayacak bir hayatı bile çocuklarına olan sevgilerinden dolayı, çekilir ve yaşanır kılanlar annem gibi, Hatun anne gibi annelerdi. Annelerimize özgür bir ülke, yapılmış bir devrim götüremediğimiz, yenilgilerimizi onların kapısına yıktığımız için çok borçluyuz onlara…

O anneleri, öldüklerinde gömülmek istedikleri yere bile gömemeyecek çağa geldik. Ölüm bile kurtuluş değil barbarların yaşadığı bu ülkede. Kötülük bütün bedenimizi zehirli bir sarmaşık gibi sarmış sanki. İyiye, güzele, mutluluğa ilişkin kurduğumuz her hayal daha dudaklarımızda sese, müziğe, ninniye, gülümsemeye dönüşmeden anında batırılıyor. Evimizde acılarımızı koyacak yerimiz bile kalmadı. Hepimiz bir iç çekmede ikamet ediyoruz sanki…

Aranan, yakalanıp yıllarca içeride yatırılan, vurulup selvi gibi toprağa düşen çocuklarını hep kalplerinde taşıdılar o anneler. Bu nedenle her anne öldüğünde adreslerimizi de beraberlerinde alıp götürüyorlar. Sokağından hane numarası, mahallesi, şehri ve ülkesi ayaklarının altından çekilip alınmış çocuklara dönüyoruz her birimiz. O anlarda bizden bir türlü haber alınmaması bu yüzden…

Annelerimizin bundan böyle, biri gömülmek isteyip de gömülemediği sonsuza kadar boş kalacak olan bir mezarları, diğeri mecburen gömüldükleri ikinci bir mezarı olacak. İyiye gitmiyor hiçbir şey. Daha da kötüye doğru gidiyor hızla bütün bir ülke. Kandan bir çanağın içinde yaşıyoruz ve faşizm durmadan kinden, öfkeden gömlek biçiyor her birimize. Direnmek sanki çok uzağa atılmış gibi. Tek tek, nerede yaşıyorsak orada, o evin, o odasında, o yemekte, o işe gitmede, o işten eve dönmede an be an bizi teslim almak istiyorlar. Hatun anamızın ölümüyle gördük ki, artık ölmek bile kurtuluş değil…

Peki, bütün bunları hak ettik mi? Bu neyin ahıdır gelip bizi bu çağda buldu? Evet, Ermenileri, Rumları yaşadıkları bu topraklardan sürdükleri gün, onların acılarına dil olmadığımız andan itibaren, bu zulmün bir gün gelip bizi bulacağını düşünmeliydik…

Onlara yapılanları soldan görmemeyi, duymamayı meşrulaştırarak hak ettik bugünleri. Dün Ermeni’ye, Rum’a yapılanlara nasıl sessiz kalındıysa, bugün Kürt’e yapılanlara da yine aynı biçimde sessiz kalınıyor. Artık her gelecek tasarımı, her kurtuluş mücadelesi haksızlıklarla dolu bütün bir geçmişi kapsamak zorundadır. Yoksa Hatun Tuğluk anamızın cenazesinde gördüğümüz gibi, değil yaşamak, artık ölüm bile kurtuluş olmayacak.

(.artigercek)

 

Author: Merkez