Doğan Özgüden

Irkçılık boyutunda bir milliyetçilik, islamcılık, yayılmacılık, militarizm ve devlet terörünü kutsama kokusu taşıyan programının altına Erdoğan da, Bahçeli de çok rahat imza atabilir.

Tansu Çiller’in sahneden çekilişinden beri Türk siyasetinde zuhur etmesi beklenen yeni kadın lider «İyi Parti»siyle nihayet dün CHP’nin Nazım Hikmet salonunda sahne aldı. Avrupa medyası hemen de kendisine bir lakap yakıştırdı: «Demir Lady».

Liberal ya da sol kesimden birçok kişinin büyük umutlar bağladığı yeni “lider”in 74 sayfalık programında mucizevi çözüm olarak sunulanların çoğunun bugüne dek AKP ya da MHP tarafından sunulan çözümlerden pek de farkı yok.

Irkçılık boyutunda bir milliyetçilik, islamcılık, yayılmacılık, militarizm ve devlet terörünü kutsama kokusu taşıyan bu programın altına Erdoğan da, Bahçeli de çok rahat imza atabilir.

Önce dış politikayla ilgili bölümlerde yer alan NATO’ya ubudiyet…

“Türkiye’nin NATO şemsiyesinde olması milli politikalar ve stratejiler uygulamasına engel olmadığı gibi İttifak üyeliğimiz diğer ittifak ve mekanizmalardaki ülkelerle kendi milli çıkar ve ulusal güvenliğimizin gereği olarak kurulacak ilişkilere ve işbirliği çabalarına da aykırı değildir” cümlesini okuyunca birden 57 yıl öncesine gittim.

Bir 27 Mayıs sabahı Albay Türkeş’in Türkiye radyolarında tekrar tekrar verilen “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” cümlesinin bu darbeye umut bağlamış antiemperyalist kesimlerde nasıl bir şok etkisi yarattığını anımsadım.

Hele Kıbrıs’ta 44 yıldır varolan askeri işgalin sürdürüleceği vaadi: “KKTC ile tek millet iki devlet parolasıyla yola devam edeceğiz. Bu süreçte Ada’daki barışı idame ettirmek için Türk askerinin KKTC ile yapılacak bir savunma ve güvenlik işbirliği anlaşması çerçevesinde daimi olarak Ada’daki Türk üssünde görevine devam etmesi sağlanacaktır.”

Bu askeri işgal sona erdirilmedikçe Türkiye’nin AB’ye katılmasının mümkün olmadığını bile bile Avrupa’yla şu sırada yaşanan krizin sorumluluğunu Erdoğan’ın faşizan uygulamalarından söz etmeksizin AB’ye yükleyen satırlar: “Tam üyelik sürecinin sözde bir sürece dönüşmesinin nedeni, Türkiye’nin tam üyelik şartlarını yerine getirmemesinden ziyade AB’nin iç sıkıntılarına dair politikalarından kaynaklanmaktadır. Mevcut sözde AB tam üyelik sürecinin Avrupa’ya son yıllarda hâkim olmaya başlayan içe dönük ırkçı anlayışın etkisinden kurtarılarak yeni bir ilişki zemininde tanımlanması sağlanacaktır.”

Bir yandan AB’ye katılmaktan yana görünüp öte yandan Türkiye’nin geleceğini Türk-İslam sentezinin öngördüğü ırkçı-islamcı perspektife bağlayan vaadler: “Partimizin dış politika uygulamalarında Türk Dünyası, hak ettiği öneme sahip olacaktır. Balkanlardan başlayıp Anadolu ve Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya uzanan coğrafyanın ana unsurları ve ata toprakları olan kardeş Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Gagavuz, Kırım, Tataristan, Başkurdistan gibi cumhuriyet veya özerk bölgeler ile politik, ekonomik, kültürel ilişkilerimizin sürekli bir atılım içinde olması partimizin hedefleri arasındadır. Keza Balkan coğrafyasındaki soydaşlarımız partimiz açısından dostluk köprüsü olarak görülecektir. Ortadoğu Türklüğüne büyük bir önem verilecek, bu çerçevede başta Irak ve Suriye Türklüğü ile ilişkilerimiz geliştirilecektir.”

Akşener, Avrupa Birliği’nde yerleşik Türklere de, tıpkı Evren Cuntası’nın ve onu izleyen sözde sivil iktidarların yaptığı gibi, yaşadıkları ülkelerin vatandaşı olmaktan çok bu ırkçı-islamcı yayılmanın Avrupa’daki beşinci kolu olma misyonunu yüklüyor: “Avrupa Türkleri başta olmak üzere Türk Dünyası’nda ‘toplumsal birliktelik’ oluşturulacak, düşünce ve eylemde ‘diaspora ruhu’ ile hareket etmeleri sağlanacaktır.”

Bu ırkçı-islamcı tutum, Diyanet İşleri Başkanlığı’na müslüman olmayan tüm toplulukları dışlayan bir misyon verilmesinde de açıkça ifadesini bulmakta: “Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde yaşayan azınlıklar dışında, hangi meşrep ve mezhepten olursa olsun, her hangi bir ayrım yapmaksızın bütün Müslümanlara hizmet etmek durumundadır.”

Kurumun adı Müslüman İşleri Başkanlığı olsa belki su götürür… Ama tüm vatandaşların ödedikleri vergilerle beslenen bir kurumu sadece müslümana hizmet götürmekle görevlendirmenin demokratlıkla ve eşitlikçilikle ilgisi var mıdır ?

Ve de demokratlığın mihenktaşı olan Kürt sorunundaki hem inkarcı, hem de devlet teröristi tutum…

Evet kendisine bazı safların bunca umut bağladığı Akşener partisinin lügatında “Kürt” kelimesi bile yasaklı… “Doğu-Güneydoğu Sorunu” başlığı altında söylenen şu:

“Partimiz Doğu ve Güneydoğu meselesinin kalıcı çözümü için güvenlik kuvvetlerimizin hiçbir taviz vermeden terör örgütüne karşı silahlı mücadelesini devam ettirmesini, terör örgütünün askeri bakımdan mutlaka yenilerek psikolojik üstünlüğün sivil anlayışa geçmesini, toplumsal alana pozitif müdahalelerle hukuki, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel projelerle bir yandan bölge halkıyla kucaklaşılmasını, diğer yandan terör örgütünün elindeki istismar alanlarının ortadan kaldırılmasını, temel politika olarak benimsemektedir.”

Yeni demokrasi kahramanlarımız bu konuda hızlarını alamayıp diğer bir bölümde Tayyip’inkini aratmayacak bir devlet terörünün müjdesi vermekte: “Şiddet eylemleri ile başta yaşam hakkı olmak üzere insan hak ve hürriyetlerini ortadan kaldıran, ülkemizi eylem alanı haline getiren ve sınırlarımızı tehdit eden küresel bağlantılı terör unsurları, devleti ele geçirmeye çalışan darbeci yapılanmalar ve milletimizin başına musallat olan başta PKK, FETÖ, Selefi Cihatçı Örgütler olmak üzere tüm terör örgütleriyle askeri, siyasi, ekonomik, sosyal ve psikolojik tüm araçlar kullanılarak kararlı bir mücadele yürütülecektir.”

Kürt adının telaffuz edilmesinin dahi yasak olduğu, Kürt sorununun “Doğu Sorunu” adı altında geçiştirildiği günleri anımsıyorum.

1962’de sendika liderlerinin girişimiyle kurulan ve daha sonra saflarını ve yönetimini sosyalist aydınlara açan Türkiye İşçi Partisi, 141-142. maddeler tehdidi altında uzun yıllar Kürt sorununu ismiyle gündeme alamamış, Kürt aydın ve emekçilerinin kitlesel katılımına, ünlü Doğu mitinglerinin partili Kürtler tarafından organize edilmesine rağmen soruna hep “Doğu Sorunu”  adı altında yaklaşabilmişti.

Özellikle 68 uyanışından sonra İsmail Beşikçi gibi aydınlarımızın bilimsel araştırmaları ve de Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın kurulması sayesindedir ki Türkiye sol hareketi Kürt Sorunu’nu ismen gündeme almıştı.

31 Ekim 1970’de Ankara’da toplanan Türkiye İşçi Partisi 4. Kongresi’nin Kürt delegelerin ısrarıyla aldığı aşağıdaki karar tarihsel bir dönüm noktasıydı:

“Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla geri kalmış olmasının temel nedenlerinden birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hakim sınıf iktidarlarının güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu kabul ve ilan eder.”

Mücadele kolay değil, her cesur çıkışın bir bedeli var. Bu karar 1971 Darbesi’nin hemen ardından 11 Haziran 1971’de kapatılması istemiyle TİP aleyhinde Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmasına, aynı yılın 20 Temmuz’unda partinin kapatılmasına neden olacaktı.

Bu kararın üzerinden tam 46 yıl geçti… 12 Eylül Darbesi’nden bu yana ardı arkası kesilmeyen kanlı baskılara, tehditlere, halk iradesiyle seçilmiş Kürt liderlerin hapse atılmasına, görevlerinden uzaklaştırılarak yerlerine kayyumlar atanmasına rağmen Kürt kelimesini telaffuz etmemek, demokratlık, özgürlükçülük taslayan hiçbir örgütün ya da kişinin harcı değil.

Partisinin açılışını Nazım Hikmet salonunda yapmış olsa da getirdiği programla Meral Akşener Türk siyasetinin “demir lady”si falan değil, olsa olsa Kürt’süz siyasetin yeni madonnası olabilir.

Zaten Çiller döneminde üstlendiği içişleri bakanlığındaki sicili anımsandığında kendisinden başka bir şey beklemek de olası değil. Hele yeni açılan transferler borsasında tava getireceği ilk kişiler AKP’lilerden önce neofaşist bir formasyondan geçmiş MHP’liler ise…

Devekuşu gibi başını kuma sokarak Kürt kelimesini kullanmaktan kaçan Akşener, kendisini şimdiden “cumhurbaşkanı adayı” ilan ederek girdiği iktidar mücadelesinde Erdoğan ve çetesine karşı kimlerle ittifak yapacaktır?

Son seçimlerde Türkiye siyasetinin üçüncü büyük partisi olduğunu kanıtlamış olan HDP’den destek alması herhalde düşünülemez…  Ama Kürt sorununda benzer kaypaklıklarla malul Kılıçdaroğlu ile birlikteliği hiç de şaşırtıcı olmayabilir.

“Adalet Yürüyüşü” şovlarından beri Kılıçdaroğlu’na tam destek verdiğini defalarca yazmış olan Hasan Cemal bile son yazısında rahatsızlığını dile getiriyor: “Kılıçdaroğlu, HDP’li seçilmişlere bu kadar ağır yaptırım uygulanmasını en fazla mızırdanarak geçiştiriyor, ama reislerinin hışmına uğrayan AKP’li belediye başkanlarıyla empati kurmakta çok daha cesur ve rahat davranıyor.”

Gerçi kendisinin de cumhurbaşkanı olabileceğini ima etmiş olan Kılıçdaroğlu İyi Parti kurucusunun muhteris açıklamasından ilk anda rahatsızlık da duymuş olabilir. Ama ne gam? Yeni partiyle birlikte açılacak siyasal transferler borsasının gelişimini iyi izlemek gerek.

Kazanamayacağı bir cumhurbaşkanlığı seçimine girip yenik çıkmaktansa, Kılıçdaroğlu tıpkı bir önceki seçimlerde Ekmeleddin’I desteklediği gibi Kürt’süz siyasetin yeni madonnasını da destekleyebilir.

Birbirlerine pek de yakışırlar !                   (artigercek)

 

Author: Merkez