Sanat ve sanat eserleri üzerine yazılmış kitaplar da, çoğu zaman sanat eserlerinin kendileri kadar ilgi çekici olurlar. Bu tür kitap çalışmaları, sanatın anlaşılır ve etkili kılınmasında merkezi bir işleve sahiptir. Bir müzik albümündeki eserin yalnızca müzikten, tablodaki bir resim figürünün yalnızca görünen figürden, bir şiir dizesinin yalnızca kitap yaprağındaki dizeden ibaret olduğunu düşünmek meseleye derinlemesine bakmadan yönelmek anlamına gelir. Sanat eserini anlama, anlamı derinleştirme, eserin taşıdığı duygu ve düşünce yükünü çözme ve geliştirme faaliyetini de eserin bir parçası olarak değerlendirmek yanlış değildir.

Sanat Bir Şeyin Veya Bir Fikrin Sanatıdır

Yapılmış bir eserin basit ve yüzeysel bir biçimde izlenmesi, okunması ya da görülmesi sanatçıyı da eseri de ikna etmekten yoksundur. İşte bu yoksunluğu gidermek için sanatın dışından olmakla birlikte sanata eklemlenen pek çok sanat kurumundan/disiplininden söz edilebilir. Sanat eleştirisi, sanat psikolojisi, sanat felsefesi ve sanat sosyolojisi bunlardan bazılarıdır. Sanat sosyolojisinin alt birimleri de giderek kendi rüştünü ispatladıktan sonra kültür dünyasında bir dinamik haline geliyor. Güneş Ayas’ın yeni çalışması olan “Müzik Sosyolojisi” adlı çalışma da bu çerçevede oluşturulmuş özgün bir kitap (Doğu Kitabevi, 2015). Kitap bağlamında, eserin içeriğini de yansıtan bazı fikirlere değinmek istiyorum.

Sanatlar üzerine düşünme, yazma ve tartışma konusu yeni bir entelektüel olgu değil. Antikçağ’ın Platon ve Aristoteles gibi büyük düşünürlerini de kapsamak üzere, düşünce tarihi bu konudaki pek çok literatüre kaynaklık ediyor. Sanat konusunda düşünen ve yazanların, filozof ve araştırmacıların hemfikir olduğu söylenemez elbette. Örneğin Platon sanatı, varlığın basit kopyaları olarak görüyor ve sanatçıyı da dışlanması gerekenler arasında değerlendiriyordu. Hegel için sanat, içeriğin (geist) görünüşe çıkmasıdır yani form kazanmasıdır. Buna göre nasıl ki bilinç bir şeyin bilinci ya da fikriyse sanat da bir şeyin veya fikrin sanatıdır. Çehov da ‘her sanat eseri bir fikri açıklıyor’ derken aynı doğrultuda düşünmektedir. Fikirle form ilişkisine biçim ve öz sorunu diyoruz.

Fotoğraf Veren Sanatlar

Fotoğraf Vermeyen Sanatlar

Biçim ve öz sorunsalı Güneş Ayas’ın kitabına da yansımız görünüyor. Resim, mimari ve heykel/yontu gibi plastik sanatların formu/biçimi anlaşılmaz değildir. Sinema, tiyatro ve opera gibi dramatik ya da sahne sanatı denilen türleri de görsel olarak izlemek olası. Fonetik sanatlar içindeki roman ve şiir de bir ölçüde tasvir edilebilir ama müziği tasvir etmek o denli kolay görülmüyor. Schelling ve Lessing gibi Alman estetikçiler, form kazanan sanatları uzam sanatları, müzik gibi forma uygun olmayan sanatları da zaman sanatları olarak kavramlaştırmışlardır. Ayas’ın tırnak işareti içinde de olsa rasyonel ve irrasyonel sanatlardan söz etmiş olması ilginçtir. Dolayısıyla fotoğraf vermeyen sanatları –müziği- değerlendirmek kolay değildir.

“Müzik Sosyolojisi” adlı kitapta birçok konu kavramsal çerçevede tartışılmış olsa da yazar kendi mesleki alanından hareketle daha çok sosyal bilim açısından soruna bakıyor ve pek çok sosyal düşünüre gönderme yapıyor. Onlarla ittifak ediyor, bazen de polemiğe giriyor. Yerel düşünürlerden başlayan ilgi E. P. Fischer’den geçerek Pierre Bourdieu’ya ve Frankfurt Okulu’nun ünlü siması olan Adorno’ya dek genişliyor. Ne var ki –yazarın da belirttiği üzere- tüm bu “büyük” düşünürler birçok soruna olduğu gibi müzik sorununa da Batı Müziği ya da klasik müzik üzerinden baktılar (S.129).

Batı merkezli bakışın (Oryantalizm) handikaplarını müzik sosyolojisi bağlamında da izlemek mümkün görünüyor. Oysa diğer modern sanatlar gibi modern Batı müziğinin kökeninde de geleneksel ve popüler sanatlar ve müzikler bulunuyor. Modern olan bir bakıma “Antik” olanın üzerine inşa ediliyor. Üstelik günümüzde, Batı’da veya Doğu’da, geniş halk kitlelerinin klasik müzikle pek de barışık olmadığı biliniyor. Bunlardan hangisinin estetik niteliği yüksektir sorusu kolay yanıtlanır bir soru gibi durmuyor.

Müziğin toplumsal yapılarla ilişkisi, beğeni hiyerarşisi, müzikte anlam ile sosyal inşa ve benzeri sorunsalların deşildiği kitapta yazar, birçok kişi ve görüşle bazen ittifaklar kuruyor, bazen de polemiklere başvuruyor. Bu ittifak ve polemikler çerçevesinde gündeme gelen sorunlardan birisi de sosyoloji ve müzik ilişkisi. Sosyolog ya da sosyolojinin sanatın alanına, bu örnekte müziğin alanına girmekte ne denli haklı olduğu sorusu yanıtlanmaya çalışılıyor. Yapılmış, icra edilmiş, izleyici tarafından dinlenmiş bir müzik eserine sosyolojinin müdahale etme hakkı var mı, varsa bunun sınırları nedir?

Müzik Sosyolojisi mi, Müziğin Sosyolojisi mi?

Sanatın insan ve toplumla ilişkisine, tarihsel süreçte pek çok kişi ve kuram yanıt aramıştır. Eldeki kitaba da bazı unsurları yansıyan Marksist teori, kanaatimce bu alana dair en kuşatıcı açıklamaları getirmektedir. Yazar, pek çok yerde olduğu gibi “Türk Müziğine Çok Yönlü Yaklaşımlar” başlığıyla dile getirdikleri içinde de bu teoriye gönderme yapıyor (S. 250). Bu teoriye göre ekonomik ve toplumsal ilişkiler bir bütündür. Sanat ve genelde kültürel etkinlik olarak görülen entelektüel ürünler de, bu ilişkilerin temel unsurları arasında yer alır. Bir tez olarak ortaya çıkan sanat, izleyici ve eleştirici çerçevede anti tezlerini karşısında bulmadığı sürece gelişemez. Kaldı ki, diğer kültürel disiplinler gibi sanat da, konumuz olan müzik de bu diyalektik ilişki içinde bugünlere gelmiştir. Bu yüzden yazarı da rahatsız eden müziğin, adeta ‘ben müzikten ibaretim’ anlamına gelen ve sosyolojiye dirsek gösteren tavrı kabul edilemez.

Güneş Ayas, kitabına “Müzik Sosyolojisi” diyor yani “Müziğin Sosyolojisi” değil. İkisi arasındaki kavramsal tartışmaya da değinmeden edemiyor. Oysa yaptığı çözümlemeye göre kitabın adı “Müziğin Sosyolojisi” olabilirdi. Çünkü müziğin sosyolojik unsurları saptanıyor. Sosyolojinin müziği ete kemiğe büründüren bir disiplin olduğu gösteriliyor. Sanatsal etkinlikte antropolojinin, psikolojinin veya felsefenin değil de sosyolojinin dinamik bir disiplin olduğu iddiası var. Müzik Sosyolojisi dendiğinde ise vurgu sosyolojiye değil müziğe ilişkindir. Bu anlamada müziğin belirleyiciliği söz konusu edilir.

Kolektif Faaliyet Prensibi

Alman düşünür I. Kant, sanattın yine kendisi için yapıldığını savunmuştu: Sanat, sanat içindir. Marksist teori sanatın, kamu için yapıldığını ileri sürüyor. Buna göre sanatın yalnız kamu için yapıldığını söylemek de yetmez. Aynı zamanda sanatın, kamuyla birlikte yapıldığı diyalektik düşünüş tarzının merkezi iddiaları arasındadır. Zira her ürün gibi müzik de kolektif bir üründür, toplumla ilgilidir. Geleneklerden geleceğe uzanır. Alaaddin Yavaşça’nın konu edildiği kısımda, sanatçının geleneğe ve diğer müzik insanlarına gönderme yapması, onları “pınar” ve “kaynak” gibi metaforlarla da olsa anması da bu kolektivizme işaret etmektedir (S. 355).

“Kolektif Faaliyet Olarak Müzik” başlıklı çözümlemede de müziğin, müzikten ve sanatçıdan ibaret olmadığına vurgu yapılıyor. Ayas’ın bu konudaki referansı ise Amerikalı sosyolog H. S. Becker’den başkası değildir. Becker ‘kolektif faaliyet prensibi’den söz ediyor.  (S. 192). Demek ki sanat tek başına müzisyenin ürünü olarak ele alınamadığı gibi varlığın üstyapıda basit bir yansıması olarak da ele alınamaz. Bu konunun Marksist teori içinde zengin sayılabilecek çeşitlilikte ekolleri vardır. Bunlardan birisi de eleştirel okul olarak bilinen Frankfurt Okulu’dur. Sanatı aktif bir unsur olarak ele alan anlayışlar açısından olduğu gibi eleştirel okul için de “Müzik Sosyolojisi” tanımlaması isabetli bir tanımlama olmaktadır. Ayas’ın sıklıkla bu okula referans vermesini de bu bağlamda okumak gerekiyor.

Frankfurt Okulu’nun ünlü düşünürü Adorno, tonal müziğe karşı atonal müziği önermişti. Buradan hareketle de baskın sese izin vermeyerek seslerin eşitliğiyle kurulmuş bir senfoniyi öneriyor. Uygulayanlar olarak da Strawinsky, Schonberg, Alban Berg gibi müzisyenlerin adını anıyor. Bunları müziğin devrimcileri olarak görüyor. Nihayet yazarın da belirttiği gibi Adorno, müziği ‘toplumsal yapıların bir yansıması değil, bizzat toplumsal yapıları dönüştürme gücü olan bir bilinç’ olarak ele alıyor (S. 123).

Author: Mehmet Akkaya