Image result for cemalettin efeCemalettin EFE

Laiklik her şeyden önce devlet biçimi ile ilgili bir kavramdır. Özgürlükçü, demokratik bir devlet biçiminin en önemli ilkesi hiç şüphesiz laikliktir. 
Türkiye’de Kemalist veya cumhuriyetçilerin bu kavrama yaklaşımları geçmişte olduğu gibi günümüzde de yanlış olmaya devam ediyor. 
Allaha kulluk deyimi inanan sırdan Müslümanlardan çok din görevlilerine denk düşer.
 
Bu din görevlileri imam, müftü, müezzin, hoca ve benzerleri cumhuriyet tarihi boyunca devlet tarafından maaşlıydılar. Devlet maaşlarını vermeseydi acaba nasıl olurdu? Şu anda acaba kaç imam ve müftü olurdu? Veya bugün bunlara maaş verilmese acaba kaç imam bedava namaz kıldırır, yeni duruma göre müftü bedava nikah kıyardı?
100 bininin üzerinde din görevlisine sahip Diyanet’in, tüm bakanlıkların yarısının bütçesine denk gelen bütçesi olmasaydı ne olurdu?  Aslında bu soruları seküler kesimler kendisine sorması lazım ama sorulmuyor. Sanırım Türkiye’de Kemalist kesim in kafasında bir tarihsel yanlış bir mit yerleşmiş o da
 
toplumun % 70’i dinci, eğer bu toplum devletin kontrolü dışında kalırsa daha tehlikeli olacağını var sayıyor. M. Kemal’in diyanet kurumunu bu saikle kurduğunu ve bunun doğru olduğuna bugün bile inanmaya devam ediyorlar. Halbuki İslamcılık ve İslamcılar özellikle günümüzde müthiş düzeyde kapitalist anlayışı içselleştirmiş durumda. 
Ağırlıklı bir şekilde taşra kökenli olan İslamcılık içselleştirilmiş kapitalist anlayışla bütünleşince çok vahim bir kasabalılık olarak kedisini dışa vuruyor. Önemli olan menfaat, rant ve paraya denk gelen anlayış kendisini her alanda ele veriyor. Bu anlayışın devlet tarafından desteklenmediği durumda acaba ne olurdu? Dinciliğin milyarlarca para ve elaman desteği olmadan bu kasabalı menfaatperest çevrelerce dincilik ne kadar gelişebilir ve ondan politik bir malzeme çıkarabilirdi? 
 
 
Kemalist Tutum
 
Kemalistler kesimler her şeyden önce tarihsel olarak dine destek vermiş kendi devlet ve laiklik anlayışını sorgulamalıdır.
Bunun doğru dürüst cevabını vermeden, sakat laiklik anlayışlarını düzeltmeleri mümkün değil. Devletin bakası uğruna hep yutulan bu zoka Türkiye’de sahici demokratik bir sekülerizmin önünde en önemli engel olarak duruyor.
Bu sorgulamayı yapmadan AKP, dinci vakıflar, dinci ve milliyetçi diğer partiler, IŞİD ve benzeri örgütlenmelerinin maddi manevi açıdan desteklenmeleri, korunup kollanmaları, devlet kurumlarına yerleştirilmeleri konusundaki itirazları fazla anlam ifade edemez. Çünkü hep devletin diyanet diye devasa bir kurumu büyütüp beslemesine evet diyeceksin, öte taraftan dincilikten, ve dinin siyasete alet edilmesinden yakınacaksın, bu durum her şeyden önce samimi olmayan bir siyasi bir konumu ortaya koyar.
Bütün cumhuriyet tarihi boyunca devlet açıkça dinci eğitim verdi. İmam Hatipler, İlahiyat Fakülteleri devlet bütçesinden laiklik adına finanse edildi. Bunun ne anlama geldiğini sorgulamadan dinciliğe, şeriattın devlete yerleştirilmesine karşı çıkmak olanaklı olamaz. Alevilerin, inanmayanların ve diğer farklı inanç ve dinden olanların da vergilerinden kesilen paralarla onlara karşı propagandayı ve eğitimi öncülleyen Sünni İslam bugün olduğu gibi dün de Türkiye Cumhuriyeti müfredatında hep vardı. 
 
Tek fark artık bunun alenen yapılıyor olmasıdır. Anayasa ve benzeri yasalarda sıkça tekrarlanan laiklik ilkesine aldırmaksızın, hatta ‘tiye alınarak yapılıyor olması elbette bir çok seküler ya da kemalistin çok zoruna gidiyor.  Lakin bunun temelini teşkil eden bizzat cumhuriyetin kuruluşunda ve devamında öncülük yapan kemalizm ve özellikle de asker bürokrasisidir.
12 Eylül ile birlikte Kemalist askeri bürokrasi sol düşmanlığını en açık biçimde ortaya koyarak, sol bir kültürün oluşması karşısında açıkça dinci, İslamcı ve muhafazakar bir toplum oluşması tercihte bulundular. O zamana kadar var olan diyanet kurumu daha da güçlendirildi. İmam hatipler çoğaltıldı, dini vakıflar devlet eliyle desteklendi. Suudi Arabistan, Rabıtadan dinci nesiller yetiştirilmesi için milyonlarda dolar para alındı. 
 
Fetullah Gülen Cemaati devletin içinde yuvalanmasında her dönem devlet kurumları ve iktidardaki partiler tarafından sürekli destek buldu. Buna CHP ve ardılı olan parti ve solumsu partiler dahil; Ecevit’in Fettullah Gülen’in önünde eğildiği halen hafızlardadır sanrım.
RTE dönemiyle birlikte artık dinci nesiller yetiştirmenin ötesine geçilerek açık bir şekilde kinci nesiller yetiştirme aşamasına gelindi. Fetullah Gülen’in yerleştiği tüm kurumlar boşaltılıp yerine gelişi güzel AKP taraftarları hızla yerleştirildi. Bu yeni kadroların daha avam, daha lümpen ve iktidara yalakalık yapanlardan oluşuyor olması herkesten çok belki de Kemalist çevrelere ürkütüyor. 
 
 
Bu somut ve çıplak gerçek bize laik bir devlet varmışçasına davranmamızı uzun vadede çok yanıltıcı olduğunu gösterdi. Bir dizi sahici olmayan gerekçelerle laik olmayan bir devleti, laikmiş gibi savunmanın aslında insanın kendisini ve içinde yaşadığı toplumu kandırmadan öteye gitmediğini gösteriyor. 
Yıllarca doğrudan doğruya Sünni öğretisini devlet adına örgütlemiş bu yapının kendisini bir gün değil bir gün faş edeceğini bilmek gerekirdi, ama insanın doğası hep kolay olana yatkındır. Atatürk’ün “ülkeyi kurtaran adam” mitine olan aşktan onun yaratığı devletin ne kadar sakat olursa olsun savunulmasının kolay ve daha risksiz olduğuna inanıldı. 
 
Demokrasi Geleneğinin olmayışı
 
Kemalist ve seküler kesimler bunu sorguluyor olsaydı,  ciddi bir şekilde bir demokrasi mücadelesi vermeleri gerekecekti. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinden günümüze kadar bu ülkede olan biten tüm toplumsal değişimler hep tepeden ve halktan uzakta gelişti. Halk doğru düzgün itiraz ve isyan içinde olmadı. Halk reformlar düzeyinde bile hak talepte bulunmadı. Dolayısıyla da bu topraklarda ciddi bir demokrasi kültürü yeşermedi.. Eğer bu yönlü bir gelenek ve kültür olsaydı hiç şüphesiz toplumun ilerici güçleri, işçi sınıfı ve sol yığınlar Kemalistlerin dayattığı bu çarpık devlet anlayışına karşı çıkacaklardı. 
Dolayısıyla tarihinde demokrasi kültürü ve geleneği olmayan bir toplumda, elbette laik olmayan bir devleti, laikmiş gibi yutturmak daha kolay oldu. 
Bütün bunlar bize bu ülkede ciddi bir demokrasisi mücadelesini verilmesi gerektiğini noktasına götürüyor. Kolayına kaçmadan, toplumun içinde, alt sınıflardan başlayarak özgürlükçü, eşitlikçi bir demokrasi mücadelesinin şart olduğunu bize gösteriyor. Kemalistlerin demokrasiden yoksun cumhuriyetinin kalıcı bir kazanç olmadığını tek adam diktatörlüğünün cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi tekrar adım adım gözümüzün içine bakılarak yeniden inşa ediliyor ve biz buna neredeyse çaresiz seyirci kalarak izliyoruz. Tepeden efendilerin verdiği hakkın yine tepedeki efendiler tarafından geri alındığını yaşadığımız bir tarih sürecinden geçiyoruz.
 
Demokratik Toplum Mücadelesi Olmadan Olmaz!
 
Gezi Direnişi bu toplumda demokratik özlemlerin ne denli güçlü olduğunu bize gösterdi. Milliyetçi ve Kemalistlerin alışık tezi olan “bu toplumun %70’i sağcıdır” tezi yerine, Gezi Direnişinin demokrasi ve özgürlük perspektiften meseleye yaklaşmak gerektiği önemlidir.
 
Burada sorun Türkiye’de sol, sosyalist veya solumsu CHP örgütlenme tarz ve biçimlerinde eksiklik olduğunu işaret ediyor. 
Eski silahlarla yeni savaşlar kazanılamaz. 
Sosyalistlerin yetmişlerden kalma daha çok o dönemin anti faşist mücadelesine denk düşen mücadele biçimi artık günümüze cevap veren mücadele tarzı olmaktan çoktan çıkmıştır. 
Diğer sol veya solumsu hareketler de devlete, dayanarak, devletin bakasını önceleyerek bir yere varamayacakları aşikar. 
Artık Kürdün, eş cinselin, yok olup giden doğaya seyirci olmak istemeyen çevrecinin talebini gözetmeden ve bunlara cevap olacak alternatif bir program sunmadan, yeni bir Türkiye kurmanın, evrensel ve dünya halklarıyla ortaklaşmanın mümkün olmayacağını görmek gerekiyor. Kürdlerin 30 yıldır silahla hakları için direndiklerini anlamadan, çağımızda ortak bir demokrasi kültüründe aynılaşmanın mümkün olmadığını bilmek gerekiyor.

Author: Merkez