Mustafa Durmuş'un Profil Fotoğrafı, Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gözlük ve yakın çekimMustafa Durmuş

Yeni yıldan itibaren Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ile ilgili iki yeni düzenlemenin uygulamaya geçmesi bekleniyor.

Bunlardan biri, cayma süresinin uzatılması ve devlet katkı payının artırılmasının yanı sıra, asıl olarak 45 yaş üzeri ve 18 yaş altı çalışanların isteğe bağlı değil, zorunlu olarak sisteme dâhil edilmesi (böylece sistemin gönüllü katılımdan zorunlu katılıma dönüştürülmesi), diğeri ise ‘varlık / portföy yöneticiliği’ yapan şirketlerin aldığı ücretlerin (komisyon) düşürülmesi.

Kısaca BES’i hatırlayalım. 27 Ekim 2003 tarihinde çıkartılan bir yasa ile Türkiye’de, diğer ülkelerde olduğu gibi, özel ya da bireysel emeklilik şirketlerinin faaliyete geçmelerine izin verildi. O tarihten itibaren de aralarında Anadolu Hayat Emeklilik, Aviva/SA, Axa Hayat, Allianz, Vakıf emeklilik ve Ziraat Emeklilik gibi hem yerli-yabancı özel firmalar, hem de kamu bankaları bu alanda faaliyet gösteriyor.

Sektörün beklendiği gibi büyüyememesi nedeniyle bu yılın başından itibaren belli ölçekteki işyerlerini kapsayan “otomatik katılım” sisteme dahil edilirken, kamu oyunda “zorunlu BES” olarak da bilinen bir uygulamayla 1 Ocak 2013 tarihinden itibaren ödenen katkılara Devletin yüzde 25 oranında prim katkısı yapması kararlaştırıldı.

Bu sistem sunulurken “çifte emeklilik” , “ikinci emeklilik” ya da “güvenli emeklilik” olarak sunulsa da, bu bildik anlamda bir emeklilik sistemi değil. Daha ziyade bireysel risk ve kazanç kararına dayalı bir fon biriktirme yöntemi ve içinde önemli riskleri barındırıyor.

Sistemde katılımcıların birikimleri (katkıları) ve bu birikimlerden elde edilen (varsa) gelirler bir fonda toplanıyor, piyasa araçları (borsa, faiz, mevduat) üzerinden değerlendiriliyor ve sonrasında fonda birikenler üzerinden yasal ücretler (yönetim ücreti / management fee) düşüldükten sonra katılımcılara ödeme yapılıyor.

Tasarruf artışı-Yeni rant alanı- Devletin sırtından yük atma

Aslında bu sistem üçlü bir amaç için kuruldu. Sırasıyla yüzde 14’e kadar gerileyen toplam yerli tasarrufların artırılması (böylece sermaye birikiminin sürdürülmesi), özel sektör için yeni bir rant elde etme alanının oluşturulması ve kamusal emeklilik sisteminin adım adım tasfiye edilerek devletin sosyal sorumluluklarından kurtarılması.

Bir bütün olarak özel emeklilik sektöründe baktığımızda, sektörün GSYH’nin yüzde 2’sinin biraz üzerinde bir büyüklüğe sahip olabildiğini görüyoruz.

Detaylandırırsak, gönüllü olarak bireysel emeklilik sisteminde olan 6,8 milyon katılımcının 70 milyar liralık birikimi mevcut. Otomatik katılımda ise 2,5 milyon katılımcının, sekiz ay içerisinde 775 milyon liralık birikimi olmuş (1).

Yani 2017 yılı itibariyle Özel Emeklilik Fonlarının varlıklarının toplamı 70 milyar lirayı aşmış ve son 11 yılda sektör 10 kattan fazla büyümüş (2).

Ancak hem diğer ülkelerle kıyaslandığında bu pay son derece cılız, hem de sistemden çıkışlar rekor düzeye fırlamış.

Öyle ki 6,3 milyon çalışanın dâhil olduğu Otomatik BES’te 2,5 milyon kişi kalmış durumda. Otomatik BES’ten çıkış oranı ortalamada yüzde 60′ a yaklaşırken, özel sektörde sistemden çıkış oranı yüzde 62, kamuda ise yüzde 49 oranında (3). Yani model tutmamış.

Sistem Emeklilik fonlarına yararken, emekçileri zarara sokmuş

Özel emeklilik fonlarının varlıkları 10 kattan fazla artarken, katılımcılara sunmakla yükümlü oldukları getiri ise tam bir hayal kırıklığı. Öyle ki Emeklilik Gözetim Merkezi’nin verilerine göre bu fonlar 2012- 2016 dönemini kapsayan 5 yılda ortalama sadece binde yarım ( yüzde 0,5) oranında bir getiri sağlamışlar. Bu haliyle 27 OECD ülkesinde özel emeklilik fonları en düşük getiri sağlayan ikinci ülke konumundayız (4). Enflasyonun ikili rakamlarda olduğu bir ekonomide böyle bir getirinin gerçek anlamda bir zarar olduğunu söylemeye gerek yok.

Varlıklarını (ya da servetleri) 10 kattan fazla artırırken, bu varlığı onlara sağlayan emekçilerin katkı paylarına sadece binde yarım bir nominal getiri sağlanması nasıl mümkün olabilir?

Yanıt açık ve net: Yüksek düzeydeki yönetim ücretleri (management fee). Yani bu şirketler bizlerden ve bizim adımıza devletten alınan primlerle finans piyasalarından sağladıkları kârların çok önemli bir kısmına kendi içlerinde “fon yönetim ücreti” adıyla el koymuşlar ve geriye de sadece bu komik oran kalmış. Bu o şirketler için başarılı bir kâr stratejisi olsa da, bizim açımızdan bu gerçek bir soygun.

Ücretler düşürülse de getiri artmayacak

Getirilerin çok düşük olduğunu, sistemden çıkışların arttığını gören siyasal iktidar çözüm olarak hem BES’i zorunlu hale getirmek, hem de varlık yöneticiliği yapan 50 civarındaki aracı kuruluşun “ücret” adı altında aldıkları komisyonları kısmak istiyor.

Ancak sektörde faaliyet gösteren bu portföy ya da varlık yönetim şirketlerinin büyük bir kısmı aslında özel emeklilik şirketleri ile aynı sermaye grubunda yer alıyor. Dolayısıyla da yönetim ücretleri ya da komisyonların yüzde 90’ına yukarıda adı geçen özel emeklilik fonları ya da şirketleri el koyarken, yaklaşık yüzde 10’u portföy yöneticilerinde kalıyor (5).

Böylece gelirin asıl kısmına dokunmaksızın sadece aracı varlık yöneticiliği (portföy yönetimi) yapan şirketlerin komisyonlarının düşürülmesi gerecekte işe yaramayacak. Dahası fonlar arasındaki rekabeti kızıştırıp tekelleşmenin artmasıyla, bunun da katılımcılara düşen getiri payının ileriki yıllarda daha da düşmesiyle sonuçlanacak.

Vergiler rant için mi kullanıl malı?

Sonuç olarak, BES ne yerli tasarruf düzeyini beklenildiği kadar artırabilir (zira bu uygulama nedeniyle alınması gereken vergiler alınmadığından kamusal tasarruflar düşüyor), ne de milyonlarca emekliye güvenli bir emeklilik geleceği sağlayabilir. Mevcut haliyle kamu bütçesinden sisteme yapılan aktarmalarla bütçe açıklarının daha da artmasıyla sonuçlanır. Bu da vergilerimizin devlet eliyle, gerçek bir getiri sağlamayan, hatta reel olarak zarar ettiren bir ranta fonlama kaynağı olarak aktarılması anlamına gelir.

Çünkü bu fonlar, istikrarsız, yönetim ücretlerinin çok yüksek olduğu, spekülasyona dayalı finans piyasalarında değerlendiriliyorlar. Bir finansal kriz durumunda (tıpkı 2008 krizi sonrasında ABD ve Avrupa’da olduğu gibi) ödediğimiz primlerle alınan finansal kâğıtların değeri düştüğünde ya da sıfırlandığında bırakınız reel getiri sağlamayı, o ana kadar ki birikimlerimiz de kaybolacaktır. Yani geleceğimizin finansal piyasaların insafına ve riskli işleyişine bırakılmaması gerekir.

Mevcut emeklilik sistemi adaletsiz

Diğer yandan mevcut sistem de çözüm değil. Zira bizden kesilen vergilere ilave olarak doğrudan ödediğimiz ve yine bize yansıtılarak bizim adımıza işveren tarafından ödenen sosyal güvenlik katkı payları açısından OECD ülke ortalamasının çok üstünde bir yük taşıyoruz.

Öyle ki iki çocuklu bir işçi açısından bu yük; OECD’de ortalama olarak yüzde 26.6 iken Türkiye’de yüzde 36,4. Yani bizlerden bir ABD’li ya da Avrupalı emekçiden kesilenin neredeyse yüzde 40’ından fazla kesinti yapılıyor.

Dahası Türkiye’de iki çocuklu bir işçinin ortalama /efektif vergi yükü (gelir vergisi ve SGK primi) yüzde 25,3 (OECD’de ikinci en yüksek ülke). OECD ortalaması ise yüzde 14,3 (bu farkın nedeni Türkiye’de aile yardımlarının olmaması) (6).

Bunca yüke rağmen ödenen emekli maaşlarının düzeyi ve aldığımız sağlık hizmetlerinin kalitesi ortada. Üstelik sosyal güvenlik kurumuna her yıl bütçeden açıklarının kapatılabilmesi için onlarca milyar liralık bir kaynak transfer ediliyor.

Mevcut emeklilik sistemi de sürdürülemez

Türkiye’de işgücüne katılım oranının yüzde 53 gibi oldukça düşük bir düzeyde olması ve işsizler içinde genç işsizliği oranının gerçekte yüzde 27’ye ulaşmış olması mevcut sosyal güvenlik sisteminin de sürdürülemez olduğunu ortaya koyuyor.

Çünkü iş gücüne katılamayan ya da katılmayanların sayısı arttıkça devletin sosyal güvenlik, sosyal yardım biçimindeki ödemeleri de artıyor. Emeklilik yaşının uzatılması da oy kaybına neden olabileceği kaygısıyla söz konusu olmayınca, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için yapılan transferleri de içeren ve bütçede “cari transferler” adı verilen aktarmalar toplam bütçe harcamaları arasında ilk sıraya oturuyor. 2018 yılı bütçesine sadece sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için 90 milyar lira ( MEB ödeneği kadar) ödenek konuldu.

Çözüm, öncelikle güvenli bir geleceğe erişimin bir insanlık ve vatandaşlık hakkı olarak görülerek, bu hizmetin metalaştırılmasından, ticarileştirilmesinden ve finans piyasalarının bir aracı haline getirilmesinden vazgeçilmesidir. Hem mevcut sosyal güvenlik sistemi, hem de piyasacı özel emeklilik sisteminin reddedilerek, yerine bu “hizmeti hak olarak gören” bir sosyal adaletçi bakış açısıyla, etkin ve adil bir kamucu sosyal güvenlik sisteminin kurulması pekala mümkündür.

(1) “Bireysel emeklilik zorunlu hale mi geliyor?”, http://www.kariyer.net, 21.08.2017.

(2) Tugce Ozsoy, Ercan Ersoy, Asli Kandemir, “There’s A Big Shake Up Coming to Turkey’s Pension Industry”, https://www.bloomberg.com, 16 Kasım 2017.

(3) http://www.kariyer.net.

(4) Tugce Ozsoy vd.

(5) Agm.

(6) OECD, Taxing Wages, 2017.

Author: Merkez