Ayşe Düzkan

en basit insanlık özelliklerinden sadakat ve dayanışma, üzerimde kahramanlık menkıbelerinden daha etkili oldu.

geçtiğimiz günlerin yoğun gündemi içinde belki gözden kaçan bir şey; tarsus cezaevinde elektrikle işkence yapıldığına ilişkin haber oldu. psikolojik veya fiziksel her türden baskı işkencedir tabii ama elektrik gibi teknolojik edevat da gerektiren uygulamalarının sıradan olmadığını, tıpkı tektip kıyafet gibi, siyasal tutuklular açısından -ki artık onlardan esir olarak bahsetsek yeridir- yeni bir dönemin işareti olduğunu düşünüyorum. ne kastettiğimi biraz olsun anlatmak için bugün bir arkadaşımın elektrikle işkenceye dair tanıklığına yer vermek istiyorum. amacım okurları dehşete düşürmek değil. belki yaklaşan dönemi tarif ederken ve aynı zamanda, bazen biraz müsrifçe kullandığımız direniş kavramıyla ilgili düşünürken hepimize yardımcı olabileceğine inanıyorum. bir de, son yıllarda, “12 eylül’de bile bu olmamıştı” cümlesini çok sık duyar olduk, bugün gazeteci olan arkadaşımın anlattıkları sanki bu kıyaslama konusunda da bir fikir verir diye düşündüm. ufak birkaç kısaltma dışında hiç dokunmadan paylaşıyorum.

“Ankara’da, 1980 darbesine kadarki dönemde sık sık gözaltına alındım. Hepsinde ciddi meydan dayağı yedim ama elektrikle tanıştıktan sonra dayak bana gerçekten cennetten çıkma gibi gelmiştir! Hep dövsünler, yeter ki elektrik vermesinler istersiniz…

“İlk kez elektrik işkencesine maruz bırakıldığımda bunun nasıl bir şey olabileceğini hiç bilmiyordum. Sonrasında da kimseye gidip yakındığımı hatırlamıyorum.

“İlkinde 18 yaşındaydım. Sene 78. İktidarda Ecevitli bir hükümet var. Duvar yazılama gibi önemsiz bir olaydan alınmıştım. Başka bir olaydan alınmış tanımadığım solcu bir genç kadınla birlikte Ankara Emniyeti’nde büro işlerinde kullanılıyormuş gibi görünen bir odaya konmuş sorguyu bekliyorduk. Çünkü Ramazan ayıydı ve polisler iftarlarını açmak için ortadan yok olmuşlardı. Duvarda kalpaklı Atatürk asılı. Adı Birsen olabilecek bu tanımadığım kadın korku içinde bana yarı açık bir çekmeceden sarkan kabloları gösterdi. Bize elektrik mi verecekler diye endişe içindeydi. ‘Yok ya, öyle uluorta olmaz öyle şeyler’ falan diye düşündüğümü hatırlıyorum.

“Sonra paldır küldür geldiler. Önce döve döve içeri getirdikleri sefil giysili, cılız bazı oğlan çocuklarını ortaya dikip ellerini coplarla dövüp şişirdikten sonra kemerlerini çıkarttırıp kemerlerle dövdüler. 14-15 yaşındaki çocukların gözlerinden boncuk boncuk yaşlar geliyordu. Konuşmalardan onların lastik çalarken yakalandıkları anlaşılıyordu.

“Onlar gönderildi, sıra bize geldi. Birsen’i ayrı bir odaya aldılar. Benim, yanımdan kaçan kişinin kim olduğunu, yazıya kimlerle çıktığımı, isimlerini adreslerini istiyorlardı. Kimseyi tanımadığımı, onları tesadüfen görüp katıldığımı söyledim. ‘Oruçlu oruçlu bizi yorma’ falan diyorlardı. İtip kakmalar, korkutmak için bağıra çağıra tehditler falan. Birisi o yarı açık çekmeceden sonradan manyeto diye tabir edilen şey olduğunu anladığım, biraz masaya monte edilen kalemtıraş gibi şeyi çıkardı, ona bağlı kablolar falan var. O zamanlar hem ufak tefek demeden herkese uyguladıkları hem de göz bile bağlamaya gerek görmeden yaptıkları bişi. Biri ‘Biz doktor gibiyiz, işimiz bu’ demişti bir defasında.

“İskemleye oturtup, kabloların birini ayakkabılarımı çıkarttırıp sağ ayağımın serçe parmağına bağladılar. Diğeri elimin küçük parmağına bağlandı. Sonradan daha tecrübeli biri, kalpten gitmeyelim diye sağ tarafa ağırlık verdiklerini anlatmıştı. Manyetonun kolunu polislerden biri döndürmeye başladığında hayatımda eşini benzerini bilmediğim bir acıyla vücudum yay gibi gerildi. Kavrulup yanıyor gibi de ama dişini uyuşturmadan oyuyorlarmış gibi de aynı zamanda.

“Elektrik verilirken sadece çığlık atılabiliyor. Durdurduklarında ‘İsim ver, adres ver’ ‘En az beş kişiyi vereceksin, silah vereceksin. Yoksa burdan ölün çıkar’ diye çığrışıyorlar akbabalar gibi. Arada tehditler kadınlığıma yöneliyor. ‘Bak kızım iyi aile kızısın. Çocuk sahibi olamazsın. Kimse almaz seni. Burdan çıktığında kadınlığın elden gitmiş olur’ filan gibi şeyler bazen de ‘Orospuuuu’ diye elle taciz ediliyorum. Sonra el parmağındaki kablo çıkarılıp ağzımda, burnumda, kulağımda, göğsümün ucunda en can yakıcı yerlerimde gezdiriliyor. Birisinin elinde dolu bir bardak var. Bak bu asit şimdi alev alev yanacaksın, diye üzerime döküyor. Bir daha elektrik. Bundan beteri olmaz sandığım acı birkaç misli katlanıyor. Sadece ‘bilmiyorum’ deme taktiği uyguluyorum. Bu böyle artık birkaç saat diye tahmin edebildiğim bir süre devam etti. Ta ki ben bayılana kadar. Ayıldığımda üzerime işemiş olduğum için benle dalga geçiyorlardı. Koridorda karşılaştığım Birsen gözüme bakmadan geçmişti.

“Bu ilk elektrik tecrübem, aynı zamanda içlerindeki en hafifiydi. Daha sonra, sonuncusu 1984’te 45 gün süren diğer gözaltı dönemlerinde çok daha karmaşık, başka yöntemlerle birleştirilmiş, daha sistemli, gözü bağlı, soyularak, ve dişçi sedyesi gibi muşambalı bir sedyeye bağlanarak, daha uzun süreler elektrik işkencesine maruz bırakıldım. Bazen günlerce aralıklı devam etti. Bu sonuncusunda şuur kaybı, hayal görme, aklını kaybediyor zannetme, rüyayla gerçeği karıştırma gibi şeyler yaşadım. Ölmenin kurtuluş olduğunu düşünüp, yaşamıma son vermeye karar verdiğim, ama denerken vazgeçtiğim oldu. Biraz fazla verseler ölsem diye diledim. Çok şükür bi şekilde sonradan pişman olacağım bir şey yapmadım. En büyük korkusu bu oluyor insanın. Başka insanların başını yakma ihtimalinin korkunçluğu ve kabul edilemezliği, yani en basit insanlık özelliklerinden sadakat ve dayanışma, benim üzerimde bütün devrimci kahramanlık menkıbelerinden daha etkili olmuştu. Belki de o zamanlar siyaseten büyük bir yenilgi dönemi olduğu için böyleydi.”

(artigercek)

 

Author: Merkez