Uyumakla güçlü çeken Tamer , her gece odasında bir kaç saat kitap okurdu. Açıklanamaz bir nedenden ötürü yatağa girer girmez  içini bir kaygı kaplıyor ve uykuyla adeta savaşıyordu. İçindeki yalnızlık çığ gibi büyüyordu, yüreğindekiler  kemiriyordu  bir ağaç kurdu gibi.

Geçen yıl bu zamanlar hapishanedeydi daha.

Cezaevinde geçen günlerini hatıratlarına katarak dışarıda yaşamaya alışıyordu.

Tamer, Bir iş görüşmesi için bir başlangıç yapmak istiyordu. Bir iş üzerinden sorumluluk almak istiyordu.  Tamer, iyi bir eğitim almıştı, kültürlü biri olarak kendini geliştirmişti. Gittiği iş görüşmelerine tehlikeli biri olarak hemen kapı dışarı edilmesi gözünü korkutmuştu. Bazen de böyle olması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü sistemle barışık olmamak böyle bir  şeydir diye kendi kendini haklı çıkartıyordu. Dolayısıyla çok sık iş görüşmelerine gitmiyordu. Bu sefer farklı duygularla gitti.  Bu gün bir başka gündü, „Aklım yay gibi ve kelimelerim oktur“ benim diyerek iş görüşmesinin yolunu tuttu.

Ve istediği gibi geçen bir iş görüşmesi oldu. Harika bir günün başlangıçı olmuştu. Ama sadece bir başlangıç.

„Şimdi makinaların kalibresini kontrol etmeliyiz „diyen yayın evi sahibi ilhan, Yapacağı işin görevinide vermişti. Thomas Müntzer’in Teoloji ve Meryem hakkında ki düşüncelerini anlatan üç bin kelimelik bir yazı yazmasını söyledi, hadi bakalım kelime dağarcığın yeteneğini göster bakalım…

Tamer, gitmeye niyeti yok gibiydi, yine göz ucuyla ilhan’a baktı; kısa saçları kalın Stalin bıyığı, siyah gözlerini koruyan troçki gözlüklü adam, zarif küçük burnuyla ve geniş çenesiyle haşmetli duruşuyla „Yirmi dört saatin var. Başlarsan iyi edersin“ dedi Tamer’e.

Tamer’in ofisten ayrılmak istemediği açıktı. Kullanabilceğim bir masa, biraz  kağıt var mı? diye sordu. „Gidebileceğim tek yer kütüphane orası da şu an çok uygun değil.

İlhan bir masa göstererek oturmasını işaret etti Tamer’e. Kalem ve kağıt getirdi.

Bu üç bin kelimelik yazıda gramer açısından doğrular birbirine karışmış olmasına rağmen, yazdıklarında kelimelerle dans eden bir yetenek bir güç vardı. Yazıda bir parıltı ve bir derinlik ve hatta yeterli sayıda olmasa da bir kaç çarpıcı görüntü bile vardı.

İlhan yazıdan çok memnun kaldı. Tamer’e saygı ile baktı. „Evet birlikte çalışabiliriz „dedi. Ama „dikkatimi çekti, sana söylemeden edemeneyeceğim kelimelerle adeta dans ediyorsun. Çok geniş bir kelime hazinen var. nedir bunun sebebi“ dedi İlhan.

Bazı inanışlara göre okumayı öğretmenin ve sevdirmenin garip yöntemleri olduğunu anlattı Tamer; Babası ona daha küçük yaşlarda onun sevdiği resimlerin çizili olduğu bir tahta verdiğini ve üzerine bal döküp, bana bütün balı yalamamı söylerdi. Bu yöntemin  kelimeleri ve  dili sevmeme faydası olduğunu düşünüyorum. Belki de fazla işe yaramıştır „diyen Tamer;  „Belki de insanlardan çok fikir ve kitapları önemsemenin nedeni budur“

Tamer, kırmızı kalemi ile işe başladı. Tamer daha otuzlu yaşların başında olmasına rağmen, vucuduna hiç özen göstermemişti. Sevilen bir ailenin oğlu olarak doğan Tamer, önce annesini sonra babasını kaybetmiş ve ilk gençlik yıllarında devlete baş kaldırmıştı. Kültür sanat işlerinin içinde, siyasi faliyetle birlikte  OTDÜ‘yü bitirmiş  ve  okumaya doymayan bir gençti. Çeşitli sanat ve kültür dergilere makaleler yazan biriydi.

Tamer, sağlık durumuna hiç dikkat etmiyor ama enerjisi güçlüydü. Değişim isteği, değiştirmek isteği  çok büyüktü.

Tamer’in kırmızı kalemi ışık hızıyla haraket etmeye başladı. Ben değil bizi daha önemli bir konuma taşımak istiyordu.

Yayınevi ile  yaptığı iş en şaşalı günleriydi ve hayatını renklendirmişti. İlhan ile yanyana çalıştığı zamanlarda yumuşamış o insan ruhu güzelliğiyle çalışmaktan son derece haz alıyordu.

İlhan‘ın varlığı yüzüne bir ışıltı yayılacaktı. Tamer nihayet bir ev, bir dost, bir amaç bulmuştu kendine.

İlhan’ın teşvikiyle Kızılderelilere dair tarihsel çalışmasını tamamlamış ve altı ay içinde  değişen zamanlarda kızılderelilerin yaşadığı tarihi haksızlığı yayımlamıştı. Bu kitap İspanyolların yaptığı tarihi haksızlığı dinlendirmişti. Yıkıcı yalan ve iftiralarların tarihi kaynağını, barındırdığı tehlikeleri, kralların kötü hayallerini ve hepsinden önemlisi kızılderelilere uygulanan soykırımı kamuoyunuyla yüzleştirmişti. ispanyanın vahşeti ürperticiydi.

İlhan birlikte çalıştığı Tamer ile çok iyi arkadaş oldular. Siyasi mitinglere gidiyor, onu siyasi figürlerle tanıştırıyordu.

Barış derneğine üye oldu ve ilk üyeler toplantısında diğer üyelerle tanıştı. Sohbet etmeye başladı. Burası güzel bir dünyaydı.Dernekte uçuşkan bulutların  ve zeytin dallarının betimlediği duvar süslemesine baktı. Görünürde bira olmadığı için orta masada olan kendine bir bardak Fransız şarabı doldurdu. Sayıları yüz yetmişi bulan iyi giyimli erkekler ve şık giysili kadınlar vardı. Giyilen elbiseler Tamer’in dikkatini çekmişti. giyilenlerden biraz rahatsız oldu.

Salondaki  giyimli insanların arasında vücuduna haksızlık yaptığını düşündü. Tamer diğer üyelerle kaynaşmak için elinden geleni yaptı. Kendini tanıttı. Telefon numarası aldı telefonu numarısını verdi.

İlhan’ın misafiri olduğunu, ilhan üzerinden barış derneğine üye olduğunu ifade etti tanıştığı üyelere.

Dernek başkanı ile tanıştığına çok sevindi, çünkü açılış konuşmasından çok memnun kalmıştı.

Bir değişim rüzgarı esiyordu. Tamer bunu derinlemesine algıladı. İnsana dair olan her şey değişimden yanadır diye olumladı konuşmayı.

Tamer dernekten ayrıldıktan sonra bir saat boyunca yürüdü. Ankara caddelerini dolaşıp, her şeye acıklı bir hisle bakıyordu. Yüreğinin sesi her şeyin daha iyi şeylere gideceğini ve hayatın şimdiki zamanda  taşınması gerektiğini mırıldansa da , her görüntüye sanki gelecekte tekrar hatırlamak, hatırlatmak için beynine kazımak ister gibi uzun uzun bakıyordu.

Sonra Mülkiyelerin yerine gitmeğe karar verdi. Orada bir bira içip eve gitmek istiyordu. Hatta Murat’ı görürse  tavla da oynamak istiyordu.

Mülkiyede  bir surat gördü. Özgürlüğe adım attıktan sonra ilk defa karşılaştığı bir surattı bu. Özgürlüğün paha biçilmez olduğunu bilen Tamer, bu suratla fazla ilgilenmedi. Çünkü o bir polis’ti. Onu sorguda tanıyordu.  Oturmayacak kadar gerilmiş olan Tamer oturmadan dolaşmaya başladı mülkiyenin bahçesinde. Tamer derin bir nefes aldı ve gitti sorgucunun gözünün içine baktı. Bu farklı bir bakıştı. Ömür boyu sürecek ve geri dönüşü de olmayacak bir bakış.

Tamer, sorgucunun yanına gidip elini omuzuna koydu. sorgucu geri çekildi, sonra kafasını kaldırıp, Tamer’e döndü, “Siz davanızda haklıydınız,“ dedi ve oturduğu yerden kalktı. dışarı çıkmak isteyen sorgucuya Tamer; Ben sorgulamanın bir hastalık olduğuna inanmıyorum. Asıl sorgulamayı yaparken, körü kürüne itaat etmek bir hastalıktır.“ diyen Tamer sorgucunun gözlerinin içine daha uzun baktı.  “Belki şimdi değil ama bir gün mutlaka o lanetli yılların hesabını vereceksiniz.“

Bizim, insana dair olan  hak hukuk ve adalet diyen bir yanımız var, hakkaniyetimiz var. Bizim vicdan duygusuna sahip aşklarımız ve düşlerimiz var.  Ama sen ne insani ne de vicdani olan bir duyguya sahipsin. Sen kötü olan her şeye sahipsin. Aramızda ki fark bu işte“ dedi ve konuşmayı kesti.

Bira içmeden Mülkileyelelerin lokalinden çıktı.

Eve geldiğinde, evin kapısının altından itilmiş bir not gördü. .  „Geldim yoktun geri eve dönüyorum, gelmek istersen ben evdeyim“  Son günlerde buluştuğu Behiye’nin  notuna sevindi. Derin bir ah çekti. Tamer eve vardığında neler olacağını düşledi. Yüreği kıpır kıpır oldu.

Behiye’nin evine ancak bir saatte varacağını biliyordu. Evde, Tandoğan’ın sokaklarında bir kez daha yürümek için hazırlık yaptı. Çantasını eve bırakarak çevik adımlarla, makul bir sukünet içinde yürümeye başladı. Sokakların ürkütücü sesiz oluşu onu rahartsız etmeye başladı.

Kendini bu ana hazırlamasına rağmen onu delip geçen acı karşısında beklenmedik bir şekilde dehşete kapılmıştı. Yitirmenin  acısı, gençliğinin geçtiği bu anı yüklü sokaklarda , bütün arkadaş ve komşularının , artık dünyadaki hiçbir sokakta yürüyemeyen o sevgili insanların, bu sokaklarda bir daha asla yürüyemeyeceğinin bilmenin acısı. Bu sokaklar güneşi fetetmeye gidenlerin son somut bağlantısıydı; onlar ve Tamer aynı sokaklarda yürümüş ve aynı şeyleri görmüşlerdi. Yüreklerin çektiği düşlerle bütünleşmişti.

Şimdi  bütün gözler onu yok mu sayacaktı.  o geçerken insan kalabalıkları sanki bir cüzzamlıya yol açar gibi ortadan ikiye mi ayrılacaktı.

Bir an yalnızlık hissetti, ama onu bekleyen biri vardı. Yüreğinde bir hissiyatın belirdiğini farketti.

Ne kadar ilginç! Bu düşünce onun iradesinin ürünü değildi, yalnızlığın acısını dindirmek için kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Sanki yüreğini eritmeye çalışıyordu. İnsanın derinliklerinde bir yerde bilinçli iradeden bağımsız olan, düşünceler sevmeyi sağlayan ve insanın çiçek açmasına izin veren bir güç mü var dı?

„Evet sevmek“dedi ‘Tamer uzun zamandır kendi kendine yalnızlığı benimsetmişti, kendini öyle şartlandırmıştı’ Sevginin ve sevmenin farkına varmak, farkında olmak!

Bu hesaplaşmalarla eve vardı.

Behiye’nin solukları ve kendi sesinin uyumu, Tamer’i yatıştırmış ve yüreğinin bütün kaygılarını silmişti.

Gün pencereye vuruyordu. Mumların ışığı azaldı ve donuklaştı. Tandoğan‘da evlerinin arkasından yükselmeye başlayan güneş yapının doğu yanındaki pencereleri alev alev tutuşturmuştu. Tamer, uyandı ve mumları parmağı ile bastırdı,  yataktan kalktı pencereyi açtı. Dışarıya baktı. Havada yaz ve uyanan yeşilliklerin kokusu vardı. Perdeler henüz kapalıydı. İnsanlar uyuyordu.

Demliğin fokurtusu duyuluyordu. Tamer, raftan iki çay bardağı alarak çayları doldurdu. Behiye’ye seslendi, „Kahvaltıyı hazırladım, Çayları doldurdum hadi gel“. Ve höpürdeterek, çaylarını karşılıklı içtiler.

Tamer balkona çıkmıştı, çiçeklerin önünde durdu, çayını yudumluyordu.

Gökyüzünün altındaki bu  evin karşısında kuşlar cıvıldaşıyordu.

Güneş, bir aydınlık yağmuru gibi demliğe vurmuştu. Parlak çelikten demlik, çıkıntılı bir aynayı andırıyordu şimdi.

Tamer, seni o kırmızı düşlerinle seviyorum“ dedi ve Behiye‘yi kucakladı.

Ve kırmızı mavi günlere evrilen iki yürek.

aşkın ve düşün

bedenin ve yüreğin

hasreti kıpkızıl alazlanır

„ Viyana’ya gidelim.“ Buralardan bir dönem uzaklaşalım. Her şeyi bırakıp gidelim.  Gitmezsek başımıza bir felaket gelecek.“  dedi Behiye.  Bir süre suskunluk oldu. Tamer,“ ben gelemem, biliyorsun. Bunu daha önce konuşmuştuk. burada kalmalıyım“ dedi. Behiye’nin elindeki bardak şangırtı ile yere düştü…

*ikinci öykü denemem

Author: Erdal Boyoğlu