Selçuk POLAT

Mersin 68lilerin hazırlayıp ülkenin dört bir yanındaki 68lilerce geliştirilen 40.yıl etkinlikleri programının 4. sü Kızıldere’ye yolculuktu. Yolculuğa Mersin dışından ciddi bir ilgi gösterilmemiş, sadece Ankara’dan bir arkadaş geleceğini söylemişti. Hazırlıklara bir ay önceden başlamıştık. Kızıldere’ye gitme den önce Mersin 78’lilerin derneğinde tüm çevrelerle toplantı yaptık. Başlangıçta organizasyona ilişkin eleştiriler yapılmış ta olsa gidişe en az 1–2 otobüsün geleceği öngörülüyordu. Gidişe doğru ise bu katılım tahminleri yerini umutsuzluğun kanat çırpınışlarına bırakıyordu. Sonuçta 29 Mart Cumartesi günü 30 kişinin gideceği belli olmuştu. Bir otobüsü bile doldurmadan başladığımız bu yolculuğumuz, Mahirlerin Ankara’dan başlayıp Kızıldere de biten son yolculukları gibi sadece ve sadece bu yanıyla inanılmazlıklarla dolu olmuştur. Buyurun otobüse binelim…Saat 19.00 da yaşlı, genç, kadın ve birde çocuk olarak 30 kişi yola koyulduk.

 

 

Pozantı da ki moladan sonra benim konuşmam gerektiği söylendi. Bir ilki gerçekleştirerek Arabanın seyyar mikrofonundan Mahirlerle olan ilişkilerimi, THKP-C nin kuruluşuna ve soygunlarına katılışımı ve Kızıldere de ölen arkadaşları çok kısaca tanıtan bir konuşma yaptım. Kısaca yaptım çünkü Kızıldere ye vardığımızda program gereği yapacağım konuşmamda, orada evde ölen tüm arkadaşları uzun uzun tanıtmayı düşünüyordum. Konuşmam sessizce dinlendi. Sorular soruldu. Ve tanışma faslı başladı. Diğer arkadaşlar da konuştular, şiir söylediler ve tabiî ki ortak şarkılar ve türkülerlerle devam ettik yolumuza. Her şey güzel gidiyordu. 68lilerden benim dışımda Mahmut Karabulut ve Osman Yılmaz katılıyordu. Zaten onlar olmasa otobüsü Kayseri ye kadar bile götüremezdik. Sonuçta bu iki arkadaşa ve ufak veya büyük katgı koyan tüm dostlara bin selam olsun diyorum. İsterseniz yolcularımızı tanıyalım. Konuşmalar ve şiir okumaların sonunda ikide bir gençlere dönüp konuşmalar yapan Ali Dayı en renkli kişilikti. 11 kişi 68’lilerin gençlik grubundan Ufuk Kurtulmaz’ın önderliğinde oraya gelmişti. Dolayısıyla 68’li ler olarak 14 kişiydik.78’li lerden tanıdıklarımız ise; Salim Turgut, yazar ve şair Adil Okay, Ali Sesal, Mustafa Dangır, 78’liler lokalinde bize çay yapan Ahmet arkadaş ve en önemlisi de yolculuğa 12 yaşındaki kızı ile gelen Derya Narlı vardı.

Polis Şarkışla da Deniz ve Yusuf gibi yolumuzu kesiyor

Şarkışla ya kadar her şey normaldi. İlçeyi biraz geçmiştik ki önümüzde bir trafik polisi arabası belirdi. Durmamızı işaret ediyor. Zorunlu duruyoruz. Böylece can sıkıntısı süreç başlamış oluyordu. Polisler arabanın bütün evraklarını inceliyorlar. Her şey yerinde. Sadece takagrof dışında. Bu aletin bozuk olduğunu ve geri dönüp onları takip etmemizi istiyorlar mecburen uyuyoruz. Bölge trafik binası bahçesine park ediyoruz. Başlangıçta kimseyi arabadan dışarı çıkarmıyoruz. Fakat gençleri durdurana aşk olsun. Şoförlerle polislerin tartıştığı odaya bile giriyorlar, tartışmalara katılıyorlar. Polisler nazikler! Fakat ben gençleri zorla çıkarıyorum.

Örgütümüz takagrof

Olumsuz ve karamsar havayı dağıtma zamanı geldi ve geçti diye düşünerek gençleri bahçe kapısındaki giriş de topluyorum. Söz alıp :” şuandan itibaren saflarımızda gördüğüm disiplinsizlik ve karamsarlık üzerine gizli örgütümüzü ifşa ediyorum. Ve örgütün tartışılmaz lideri olarak aldığım karalara uymanızı istiyorum. Uymayanları fena yapacağım” diyerek herkesi şaşırtıyorum. Kahkahalar gırla gidiyor. Gençler oyuna katılıyor. Doğal olarak örgütün

adını soruyorlar. Tabii ben büyük bir ciddiyetle : “ örgütümüzün adı takagrof” diyerek neşeli bir havayı daha da artırıyorum. Oyuna 78’li arkadaşlar da katılıyor. Salim beni ve örgütü sıkıştırıyor vs vs. Tam o sıra gençler açıktıklarını ve örgütün buna çare bulmasını istiyorlar. Ben çevreme şöyle bir bakıp başından beri sürekli konuşup öneriler getiren tek kızı, erzak komitesinin başına atadığımı söylüyorum. Nereden ekmek bulacaklarını gösteriyorum. Eklemeyi unutmuyorum: “sen gitmiyorsun bölge tutucu olduğu için erkekleri göndermelisin.” Bu ara saat gecenin dördü olmuş.

Şarkışla Karakolundan gece yarısı firar edip tekrar yola koyuluyoruz

Arabamızı kurtarma umutlarımız tükeniyor. Polisler otobüsü bağlıyorlar. Şoför “ merak etmeyin bir çaresini bulacağız” dese de herkes umudunu kaybetmiş durumda. Erzaklar çıkartılınca tekrar neşeleniyoruz. Polislerin otosuyla ekmekler geliyor. Bölge trafik bahçesindeki çardak altında herkese yarım ekmek içinde domates ve salatalıktan oluşan menüyü dağıtıyoruz. Peynir yok bulunamıyor. Espriyi patlatıyorum: “oda bu zorlu yolculuğu göze alamadı.” Yemekleri yiyip uykuya geçiyoruz. Saat yediye doğru uyandırılıyoruz. Sivas a giden ve içinde on dört yolcusu olan bir otobüse biniyoruz. Yolcular Sivas da indikten sonra eski neşemizi tekrar buluyoruz. Çünkü otobüs sahibi ile Kızıldere’ye gitmek için anlaşıyoruz. Yol boyunca tekrar marşlar, türküler, şiirler söyleyip geçmiş den ve gelecekten konuşuyoruz. Ali Dayı ile İlyas Aydın’ın rütbesi ve ajanlığı konusunda anlaşamıyoruz! Her şey çok hoş. Bu ara gençlere programımızı açıklıyorum. Kızıldere’ye gittiğimizde saygı duruşu yapacağımızı ve benim konuşacağımı açıklıyorum. Ufuk “slogan da atmayacak mıyız?” diye soruyor. “Elbet teki durum ve şartlara bağlı olarak atılacaktır” diyoruz. Eskiler “fazla neşe elem habercisidir” derlerdi de inanmazdım.

Jandarma yolumuzu kesiyor ve beni göz altına alıyor

 

 

Tokat il sınırları içerisindeki Çamlıbel’e geldiğimizde trafik ve jandarma kontrolü olduğunu görüyoruz. Trafik hız sınırından ceza yazıyor fakat evraklar da bir eksiklik olmadığı için gitmemize izin veriyorlar. Jandarma ise kimliklerimizi topluyor ve hepsini tek tek soruşturuyor. Mahmut “Başkan seni burada kesin alırlar” diyor. Evet, bende karamsarım. İş uzayınca dışarı çıkıyoruz. Jandarma Başçavuşunun yanına gidiyorum. Bakıyorum ki benim kimlik ayrılmış ellerinde “ seni alıkoymak zorundayız. Selçuk Bey Kartal C. Savcılığından zor alımı yazısı var, Trafik kazası ile ilgili ifadene başvurulacak” Mahmut’u çağırıyorum :“şom ağızlı gel. Bak senin yüzünden sizinle gelemiyorum!” Arkadaşlar devam ediyor. El sallıyorlar. Jandarma çok kibar, çay içiyor sohbet ediyorum. “ ifadeni alır seni bırakırlar” diyerek beni rahatlatıyorlar. Benim derdim ise Kızıldere’ye gidememek. Orada arkadaşlarımın öldüğü yerde onlara ağıt yakamamanın acısını derinliklerim de hissediyorum. Kafam otobüs de. Jandarma, Savcıyla ve gerekli yerlerle organizasyonu yaparak beni önce Sağlık Ocağına sonra da Jandarma Merkez Komutanlığının olduğu yere, Tokat’a götürüyorlar. Buradan gerekli evraklar la Adliye’ye geliyorum. Arkadaşlar henüz aramadı. Bende onları aramaya cesaret edemiyorum. Başlarına bir şey gelmesinden korkuyorum. Bu ara jandarma Astsubayı rica ederek benim Kartal Adliyesinden evraklarımın Tokat’a fakslanmasını sağlıyor. Gelen evrak, sevindirici. İfademin alınarak bırakılmamı söylüyor. Adliyedeki kâtip telefonlarla Nöbetçi Mahkemenin sekreterini ve Hâkimini çağırıyor. Mahkeme oluşuyor. Ben ifade için jandarma erle bekliyorum. Tam o sıra Mahmut arıyor: “ Başkan biz dönüyoruz. Sen neredesin?” “Anlamadım nereye dönüyorsunuz?” diyorum. Sanırım benim başım dönüyor. Şaşırmışım. Mahmut açıklıyor: “ Ya hu Başkan Kızıldere’de evin önünde gerekenleri yaptık. Şimdi geriye dönüyoruz” O anki sevincim sınırsız. Mahkeme ye çıkmadan hemen önce

Mahmut ve Osman geliyor. “bekliyoruz” diyorlar. Mahkemeye çıkıyorum. İfademi alıyor ben yaşta bir Hâkim. İfadem alındıktan sonra serbestim.

Arkadaşlar Kızıldere’de ki anmadan dönüyorlar

Aşağıya iniyorum. Mahmut’a doğru yönelmişken koluma biri giriyor. Tıp ki 1980 Kasımındaki gibi “ şimdide biz alıyoruz seni “ diyor. Mahmut ve Osman fazla renk vermiyorlar. Sadece polis arkadaşlar diye tanıtıyorlar. Şaşkınım. Bir arabaya 68’li üç arkadaş ve iki polis biniyoruz. Tokat çıkışında bir Benzin istasyonuna geliyoruz. İniyoruz. Bendeki şaşkınlık daha geçmiş değil. Arabadan inince Mahmut ve Osman izah ediyorlar: polis ve jandarmanın Almus girişin de onları nasıl karşıladığını birlikte Kızıldere’ye gidişlerini ve tören yapıp konuşmalar, saygı duruşu ve sloganlardan sonra buraya kadar nasıl getirildiklerini anlatıyorlar. Polis ve Jandarmanın kibarlığı ve yol göstermesi ile etkinliğin başarıyla tamamlandığını söylüyorlar. Tabi üç ayrı kamera ile de kayda geçtiklerini eklemeyi unutmuyorlar. Petrol ofisinin arka bahçesindeki arkadaşların yanına geçiyoruz. Beni görünce büyük bir alkış kopuyor. Herkes seviniyor. Fakat ben herkes den daha sevinçliyim. Herkese Kızıldere’de olanları soruyorum. Hiç kimse de Kızıldere ye giderken olan heyecan, endişe ve karamsarlığı göremiyorum. Rahatlık ve neşe tüm gençleri sarmış. Yemek yeniyor. Ekmek arası ton balığı gerçekten güzel. Otobüse binerken bana şaka yapan polisle öpüşüyoruz. Otobüse binince onlara el sallıyorum. Bu davranışım karşılığını buluyor. 20 kişilik polis grubu içerinden genç Polis el sallayıp bizi uğurluyor. Neşe ile yola koyuluyoruz. Merakımı gideriyorum. Herkese Kızıldere’de olanları anlattırıyorum. Saygı duruşu yaptıklarını, Osman Yılmaz ve Adil Okay’ın konuşmaları sonunda sloganlar attıklarını ve Kızıldere marşını söylediklerini söylüyorlar. Jandarma’nın müdahale etme girişimlerine ise tam bir disiplinle cevap veriliyor: sloganlar kesiliyor ve polis eşliğin de Tokat’a kadar geliniyor.

Arkadaşlarımızı anmanın mutluluğu

Bu ara otobüs ’te şamata, mavra gırla gidiyor. Hiç beklemediğim bir yerden darbe yiyorum! Ben arkadaşlar la bahçede karşılaştığım da şöyle bir açıklama yapmıştım: “Otobüs ten bir kişi Bush’u aramış beni ihbar etmiş. Bush bizim yöneticilere talimat vermiş. Bizimkiler de jandarmaya bizim geldiğimizi söylemiş ve gerekli talimatı vermişler : “S.Polat’ı ne olursa olsun gözaltına alacaksınız. Bırakın öbürleri gitsin nasıl olsa onlar bir b.. yiyemez” diye tabii gülmeler ve alkışlarla karşılanmıştım. Fakat otobüste hiç beklemediğim yerden Salim Turgut’tan bir açıklama geldi: Başkan seni senin yokluğunda devirdik ve Takograf Teşkilatının başına artık Derya’yı getirdik. Diye. Tabiî ki bu darbeye karşı birçok laf üretip dakikaların neşe içinde geçmesini sağlıyorduk. Yeniden konuşmalar yaptık. Osman Yılmaz, Ahmet Arif’ten “zulamda ki mahzun resim’i” ve kendi şiiri FİKRİYE yi oldukça dokunaklı okudu. Şiiri de çok güzeldi. İlk defa bu kadar dikkatli ve beğenerek bir şiiri dinliyordum. Mahmut, Adil Okay’ın 25. Saat isimli şiir kitabından bir şiir okuyarak kervana katıldı. Adil ise “Kızıl Atlılar” ı söyleyerek noktayı koydu. Sonra gençler marşlar ve türkülerle programı sürdürdüler. Niğde deki çay molamız da aynı dostluk ve içtenlik içinde geçti. Takagrof teşkilatı üzerine karşılıklı espriler. Levent, benim liderlikten düşürülmemde oynadığı rolü özetledi. Ben de bu tehlikeli bilgilere sahip Levent’i yardımcılığıma atayarak ona sus payı verdim… Ve son 30 yılda yaşamadığım yoldaşça duygular. Otobüste Mahmut çıkıp, 68’lilerde buluşup 6 Mayıs ve 18 Mayısı yine birlikte konuşup örgütlememiz gerektiğini anlattı. 5 Nisanda saat 13.00 de ormanda buluşmaya karar verildi. Daha sonra insanlar uyumaya başladı. Uyumayan 4–5 öğrenci arkada birbirlerine saygılı ve birbirlerinin sözlerini kesmeden bir tartışma yürütüyorlar. Bende katılıyorum. Konu “ne olacak bu sosyalistlerin hali” üzerine. Ufuk : “ bunun için doğru bir çalışma tarzının gerekli olduğundan” bahsediyor.

Müslim : “üniversitede bir arkadaşlarının dolmuş tarafından komaya sokulması ile başlayan eylemi nasıl sıradan insanlarla yapma başarısına ulaştıklarını” anlatıyor. TKP ve bazı çevrelerin nasıl kitleden ayrı davranışlar içine girdiklerini özetliyor. Onu Derya tamamlıyor. Bende doğru bir çalışma tarzının neler olması gerektiğini özetliyorum.

Mersine yaklaşıyoruz. Yolculuğun sonuna geldik. Kafamda yolculuğumuzun özeti şöyle beliriyor: İster Ordu’dan isterse Mersinden başlasın Kızıldere’ye gidiş öyle kolay olmuyor.