Selçuk Şahin Polat
Şimdi de 1980 yılı içinde yaşadığım bir yaşanmışlığı sizlerle paylaşarak izlememiz gereken çalışma anlayışını bu pratikler içinde görelim derim. Bu, 26 Kasım 1980 yılında yakalanışımla birlikte cezaevlerinde yaşadığım ve içinde etkin olarak yer aldığım Metris, Hasdal ve Sağmalcılar askeri cezaevlerindeki DİRENİŞ öyküsüdür.
ÖNCE HASDAL
Yakalandıktan iki ay sonra Hasdal Cezaevine gittiğimizde karşımızda devletin bilinçli faşist bir yöneticisinden ziyade dengesiz ve ilginç tavırlarıyla baskı uygulamaya çalışan bir Binbaşı müdürle karşılaşmıştık. Yapmaya çalıştığı yaptırımlara uymayıp direnenler olarak bizler sistemli olmayan dayaklarla karşılaşıyorduk. Koğuşlarda ki tuvalet direnişlerimiz bunlar içinde unutulmayanlardı(Cezaevi Müdürü yaptırımlara uymadık diye tuvalet yasağı koymuş koğuştan çıkıp tuvalete gidemiyorduk. Biz de şişelere işeyip dışarı atıyorduk. Sanırım idare pes etmişti). Burada hatırladığım arkadaşlar Kadir Akın, Macit, Ali Genç, Hilmi Alişanoğlu ve diğerleriydi.  Sonuçta ben yeni açılan (1981 baharı) Metris cezaevine götürülüyordum.
SONRA METRİS
Burada ki baskılar ise sistemli ve caydırıcı sonuçlar veren faşist uygulamalardı. İlk gidişimizde karşılama seansı olağanüstüydü. Koridora dizilmiş masalar ve masa başında sağlıkçı ve güvenlikten subaylar ve her birimizin yanında elinde copla rahat hazır ol diyip uymayanlara sürekli vuran zavallı Mehmetçik.  Beni Metris’in Sibiryası dediğimiz E Blokuna vermişlerdi. Fakat bacağım darbelerden dolayı mosmor olmuştu. E4 koğuşunda bulunduğum ilk bir aylık süre içerisinde koşullara uyum sağlamak ve orda oluş nedenlerimizi araştırmakla geçirdim.   Metris askeri cezaevi 1981yılı nisan ayı içinde açılış yapmıştı. Cezaevine ilk gelenlerin HDÖ (Halkın Devrimci Öncüleri.) ve MLSPB (Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği.) den arkadaşlar olduğunu öğrenmiştik. Benim koğuşun hemen arkasındaki koğuşlara dağılmışlardı. Bu açıdan sık sık ziyaret, mahkeme vb. çıkışlarda karşılaşıyor ve gizlice haberleşebiliyorduk. Aldığım bilgiler bu siyasetten arkadaşların direniş geleneğinin yaratılması ve sürdürülmesinde olağanüstü bir rol oynadıkları yönündeydi. Zaten bunu bir müddet sonra da görecektik. Özellikle de *Hasan Şensoy’un adı sıkça tekrarlanıyordu. Kaldı ki ben ve direnen diğer arkadaşlar, bizden önce böyle bir direnişçi grubun varlığından habersiz Metris’e geldiğimiz ilk andan itibaren onlara paralel bir çizginin içine girmiştik. Girdiğimizden dolayıdır ki onların bulunduğu E blokuna vermişlerdi bizleri.
Birgün ana koridorda ellerinde uzun namlulu silahlar olan sivil adamlar gördüğümüz de neler olacağını tahmin edemiyorduk. Biraz sonra Sibirya denilen taraftan ve yandaki bir koğuştan sloganlar geldiğinde bizde buna katılmıştık. Arkasından patlamalar ve kokusu bize kadar gelen gaz bombası sızıntıları. Endişe ve korkularımızı, sloganlarımızı daha gür ve sık atarak yatıştırmaya çalışıyorduk. Yapılan üç günlük açlık grevini de çok sonra duymuştuk(henüz mors alfabesiyle olan haberleşme sistemine geçilmemişti). Tam bir cehenneme geldiğimizi, halkımızın öz evlatlarını canavarların önüne attığını ve tanrılara kurban verdiğini düşünmeye başlamıştım. Fakat burada tereddüde, endişe ve korkuya yer yoktu. Bu duygular seni alır götürür ve canavara yem yapardı. Şimdi direnme, cesaret ve kararlılığın zamanıydı ve bende zaten öyle yaptım.
İlk direnişimiz Metrise girişte başlamış ve 1981 Eylül’ün deki 17 günlük açlık greviyle devam etmişti. Biz Kurtuluş grubu olarak tüm cezaevinde 10 kişi civarındaydık. Grupla ilgili kararları ben veriyordum. Dev-Sol grubundan açlık grevi çağrısı geldi. Bu çağrıya biz ve TİİKP grubu da olumlu cevap verince üç grup olarak açlık grevine başladık. Tabi en büyük handikabımız tüm grupları ortak bir eylemin içine çekememek olmuştur. Bu bir eksikliktir. Fakat başlamadan önce bir çağrıyı ortak olarak kaleme aldık. Açlık grevinin 17. günü Dev-Sol grubundan etkinliği sonlandırma teklifi geldi. Ben bunu reddettim. TİİKP ise kabul etti. Dev-Sol grubu sanırım 800-1000 kişiydi. (Kitlesinin sanırım yarısına yakını SARI Bloka gitmişti. Öyle bir noktaya gelmişti ki, sarı bölgeye yani uzlaşmacıların olduğu bloklara gidenler, direnenlerden daha çoktu). TİİKP ise bizim kadar falandı. Dev-Sol grubunun teklifine hayır dememe rağmen onlar eylemi tek yanlı olarak sonlandırdılar. TİİKP de onlara uymadan önce bize ‘birlikte bırakalım’ teklifi yapmıştı. Onların teklifini de reddettim. Çünkü benim için önemli olan verilen sözün tutulması ve ilkelerden taviz verilmemesiydi. İki grup da direnişi sonlandırmıştı. Tüm gözler bizim üzerimizdeydi. Hatta kendi grubumdan arkadaşlar ‘daha fazla niye bekliyoruz abi’ serzenişi içine girmişlerdi. Ben ise aldığımız ve tüm kitleye deklare ettiğimiz ilkeleri gözden geçiriyor ona göre karar oluşturmaya çalışıyordum. Bu çağrımızda önemli olan bir madde benim temel rehberim olmuştu: ‘eylem sonuç alıncaya kadar devam edecektir’. Sonuçta bu madde çerçevesinde eylemin bitirilmesine karşı çıkmış ve yine aynı madde çerçevesinde eylemin kitleselliği ortadan kalktığı ve 10-15 kişiyle hedefe ulaşmamızın imkânsızlığı gerçeğini göz önüne alarak eyleme diğer grupları katamayacağımı anladığım anda eylemi sonlandırmıştım. Buradan çıkacak ilk ders şudur:
Kitlelere verdiğiniz sözü tutunuz ve tutamayacak bir noktaya itilmişseniz bunu onlarla paylaşın!
İkinci ders:
Mücadelede esas olan yani size rehberlik eden ilkelerdir. Eğer ilkeleriniz hayata geçmeyecek bir aşamaya gelmişse onu yeni koşullara göre yenileyin ve buna göre adım atın!
Metris ’te direniş sonrası tekrar Hasdal’a gönderilmiştim.
HASDAL ASKERİ CEZAEVİ MÜDÜRÜ DELİ FAİK SOLCU OLUYOR
Metris cezaevinde direnenler değişik cezaevlerine sevk olmaya başlamıştı. Ben de 1982 yılı itibariyle tekrar Hasdal’a gönderildim. Hasdal’a bu gidişimde cezaevinde bir tuhaflık olduğunu sezmiş fakat tüm soruşturmalarıma rağmen tatmin edici bir cevap alamamıştım. Taki 26 Mayıs 1982 yılı tarihine kadar. Oğlum Hüdai’nin doğum günü nedeniyle annesi ziyaretime gelmişti. Daha sonra Müdür Faik Binbaşıyla uzun bir söyleşiye girmiştik. Daha doğrusu o anlatmış biz dinlemiştik. Ben binbaşıdaki bu değişikliği merak ediyordum ve buna bir anlam veremiyordum. Bana belki bir saatten fazla süren hikâyesini anlattığında tüm gerçek ortaya çıkmıştı. Deli Faik dediğimiz müdürümüz solcu olmuştu. Solculuğunda rol oynayan ise şimdi ismini hatırlayamadığım gözetime gelmiş olan devrimci bir kadın arkadaşımızdı. Faik binbaşı ona âşık olmuş ve eşinden boşanmak için başvurmuştu. Karısının ihbarı üzerine MİT tarafından sorguya çekilmiş ve sonuçta görevden alınmıştı. Bunun üzerine mahkemeye başvurarak tekrar görevine iade edilmiş ve işte şimdi yine görev yapıyordu. Fakat bu ara Selimiye’de başvurusunu geri alması için işkence görmüş fakat bana dediğine göre’ Selçuk sizler gibi direndim’ diyerek direnişini övünçle anlatmıştı. Hangi başçavuşun MİT elamanı olduğunu bile bana bildiriyordu. Konuşma bittikten sonra, 4 yaşında bir çocuğumuzun olduğunu öğrendiğinde derhal bir yerleri arayarak oğlumuzu Üsküdar/Bağlarbaşı adresinden taksiyle getirtmişti. Pekâlâ, o güne kadar kimseye açılmayan ve hikâyesini anlatmayan, bir ‘suçluya’ her türlü imkânı sunan, yardım eden bu kişi yani 1980 Darbesinde aktif görevler yapan ve Hasdal Cezaevi Müdürü olan bu komutan, neden komünist denen bir adama tüm sorunlarını anlatmış hatta ondan tavsiyeler istemişti? Buradan çıkartılacak dördüncü ders şudur:
Tüm baskı ve işkencelere rağmen bunu yapan düşmanınızın üzerinde olumlu etki uyandırabilir ve onları etkileyebilir hatta desteğini alabilirsiniz!
TEKRAR METRİS
Metrise tekrar döndüğümde direniş çizgimizde ciddi bir kayıp, fakat yine de etkin bir pozisyonumuzun olmadığını tespit etmiştim. Şu an hangi koğuş olduğunu bilmiyorum ama bulunduğum yerde H. Topcuoğlu hemen arka koğuşta Fikret Çolakoğluların olması bir şanstı.  Çünkü Metris’te haberleşme sistemimizi iki iletişim tekniğiyle yürütüyorduk. Birincisi, karşı bloktaki arkadaşlarla olan haberleşmemizi parmaklarımızla yazdığımız yazılarla yapıyorduk. Ki bu oldukça kolaydı. Fakat arka taraftaki koğuşlarla olan haberleşmemiz mors alfabesiyle yapılmakta ve buda beceri ve sabır gerektiriyordu. Bu açıdan bahsettiğim iki arkadaşın varlığı Metris direnişinde Kurtuluş hareketinin haberleşmesinde ve merkezi kararların iletilip, bilgilerin toplanmasında hayati bir rolü olmuştur diyebilirim. Metriste yine DS ve TİİKP ile Tek tip elbise dayatmasına karşı Mahkemelere çıkmama eylemi sürdürüyorduk. Diğer gruplar bu direnişe katılmasa da direniş çizgimizin Cezaevlerinde baskılara karşı sürdürmek dost ve düşmanda saygı uyandırıyordu.
Metriste en önemli direnişlerimizden birisi de 1983 Haziran döneminde sürdürdüğümüz 28 günlük açlık grevidir. Buradan çıkan ders:
Baskılara karşı çıkmak bir çizgi haline geldiği oranda varsınızdır. Yoksa ezilir ve teslim alınırsınız.
Metriste 1984 yılı başlarında tüm grupların lider veya öne çıkan kadrolarını (tam 35 kişi) TECRİT adını verdikleri 40 metre karelik bir alana tıkmışlardı. Buradaki yaşanmışlıkların komik ve eğitici ayrıntılarını anı kitabımda yerine getirdim. Burada sadece siyasi direniş çizgimize ait olanlarından bahsederek geçeceğim. Hergün (5 vakit misali) 3 vakit sloganımızı pencereye yaklaşıp atıyorduk. Temel sloganımız: ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!’ İdi. Her dışarı çıkartılıp sayım ve arama vs. yaptıklarında, içeri girerken ‘kıç falakası’ adı verilen işkenceye mutlaka uğruyorduk. Akşamları Yasin Hoca’nın arkası yarın tarzındaki masallarını(kesik başın hikâyesi vb.) büyük bir dikkat ve merakla dinliyor, en heyecanlı bölümünde bıraktığı hikâyenin devamı için ertesi günü dört gözle bekliyorduk. Çünkü faaliyet alanımız hemen hemen yok gibiydi: havalandırmaya çıkmıyorduk, gazete vermiyor, tv. İzletmiyorlardı, günde bir öğün(hatırladığım bazen akşam yemeği) yemek veriyorlar ve hepimiz yan yana yataklarımızda oturup sohbet ediyorduk vs.
Hasdal, Metris ve son olarak gittiğimiz Sağmalcılarda dayatmalar(acemi er statüsü, tek tip elbise vb.) işkence ve baskılara karşı direnişimiz hep devam etti. 1984 yılının Mayısına kadar Kurtuluş grubunun direniş hattının oluşturulmasında benim tartışılmaz bir yerim olduğunu belirtmezsem sanırım gereksiz bir mütevazılık yapmış olurum. Fakat yeni gelen yönetici arkadaşlar bu direniş çizgisine 1983 yılından itibaren küçük küçük muhalefet etmeye baladılarsa da etkili olamadılar, ta ki 1984 yılı baharı Sağmalcılar cezaevine gidişime kadar. Bu tarihten sonra bu direniş çizgisinin bana aktarıldığı kadarıyla birilerine rağmen devam ettiği ve sonrasında bu arkadaşların tahliye ve sevkiyle birlikte bu çizginin tümüyle olmasa da genel anlamda ortadan kalktığı belirtildi.
DURSUN KARATAŞ’IN ANLAMLI SORUSU
Ben sağmalcılarda bulunduğum süre içerisinde 2-3 ay verem hastanesinde kalmam, ayrıca Dev-Sol liderleriyle uzun müddet veremliler blokunda tecritte olmam ve yeni gelenlerin dışardaki alışkanlık icabı benimle değil içeri düşmüş yönetici arkadaşlarla mücadeleyi sürdürmeleri sonucu eski direniş çizgimiz tümden olmasa da esas olarak ortadan kalkmıştı. Burada küçük bir yaşanmışlığı aktararak dönemi daha anlaşılır kılabilirim:
Sağmalcılar Tutukevi C blokta Dev-Sol liderinden Dursun Karataş, Niyazi AYDIN ve Mehmet Kılıç’la birlikte kaldığım koğuşun hemen yanındaki koğuşta, A. Tayfun Özkök de üstteki koğuşta kalıyordu. Havalandırmaya çıktığımızda Dursun Karataş’ın bana gülerek bakıp şunları söylemesi sanırım KURTULUŞ grubu olarak içinde bulunduğumuz dönemi açıklayan en sofistike tespitti:
“ Yahu abi, Kurtuluş dışarda teslim oldu(Dursun Karataş, Kurtuluş Merkezinin aldığı ‘geri çekilme’ kararını böyle değerlendiriyordu) fakat içerde direniyor! Bunun sebebini izah edebilir misin?”
Bunu ona nasıl izah ettiğimin ayrıntılarını şu an hatırlamıyorum. Fakat şu mealde birkaç laf ettiğimi çok iyi hatırlıyorum:
“Her harekette direnen bir damar vardır”
Buradan çıkartılacak üçüncü ders:
Cezaevlerinde(ki baskının olduğu her yerde) baskılara karşı direniş esas mücadele çizgisi olarak ilke haline getirilmeli ve bu direnişi sürdüren önderliğin sürekliliği mutlaka korunmalıdır.
Sağmalcılar Askeri Tutukevinde bulunduğumuz süre içerisinde Dev-Sol elbise giymeme politikası olarak ölüm orucuna karar vermişti. Bu esas olarak mücadelenin taktik çizgisine aykırı ve ‘sol’ bir anlayıştı. Fakat bu karara katılmamakla birlikte onların eylemini destekleme kararı verilmesi yönünde görüşümü bizimkilere belirtmiştim(30 günlük açlık grevine katılmıştık). Fakat ben kısa bir zaman sonra verem olduğum nedeniyle Haydarpaşa Askeri Verem Hastanesi kaldırılmış ve bir aydan fazla zaman burada kalmıştım. Döndüğümde de yukarda bahsettiğim Veremliler Koğuşu denilen tecrit bloka verilerek bizim kadrolarla irtibatım önemli ölçüde kesilmişti. Sanırım sadece üst katlarda verem oldukları için kalan Eba MÜSLÜM, A. Galip ARICI, Savaş YILMAZ ve Ahmet İÇİN arkadaşlarla sık olmasa da havalandırmada veya koğuştan koğuşa bağırarak görüşebiliyordum.