Ayşe düzkan

bir kasaba boyutunda bir işyerinde patronları masaya oturtacak bir direniş gerçekleşiyor, daha ne olsun. o havaalanına kimin adı konursa konsun bu direnişle anılacak.

saat sekizde işbaşı yapmak için altıda servislere biniyorlar. servis sayısı az olduğu için, bir saate varan sürelerde, bazen yağmur altında bekliyorlar. elli kişilik servise 70 kişi binmek zorunda kalıyor, tıkış tıkış, ayakta, iki saat yol gidiyorlar. işte o servislerin yaptığı kazada 17 kişinin yaralanması bardağı taşıran damla oluyor.

bunlar, “evci”ler. bir de inşaat alanındaki koğuşlarda kalıp tahtakurulu yataklarda uyumaya çalışanlar var. çok yorucu bir işe, uzun mesai saatlerine dinlenemeden başlıyorlar. işyerinin verdiği yemekler az olduğu için tam doyamadan, bazen yemekten kurt çıktığı için yiyemeden… bir saatlik yemek molasının çoğunu da yemek sırası bekleyerek geçiriyorlar.

bu, havaalanındaki ilk eylem olmadığı gibi direnişi tetikleyen de sadece bunlar değil, tabii. şubat’ta, burada ölen işçi sayısının 400 olduğu, işçilerin ailelerine para verilerek bu cinayetlerin gizlendiği söylendiğinde çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığı, ölen emekçilerin sayısının 27 olduğunu söyleyen bir açıklama yapmıştı. oysa bu rakam da az değil!

havaalanı inşaatında başlayan direnişin taleplerinin hepsi insan gibi yaşama, güvenli çalışma ve işverenin yasal görevlerini yerine getirmesine ilişkin.

servislerdeki sorunlar çözülsün, yolda geçen süre mesai sayılsın, yatakhaneler, banyolar temizlensin, tahtakurusu sorunu çözülsün, sağlık hizmeti, işçi kıyafeti verilsin, cinayetler engellensin, ödenmemiş maaşlar ödensin, maaşlar elden verilmesin yani sigorta primleri tam yatırılsın. (ki 30 bin kişinin çalıştığı böyle büyük bir yerde bunu sgk’nın denetlemesi gerekir.) işten çıkartılan arkadaşlarının işe alınmasını, bu sorunları bilip çözmeyen yetkililerin işten çıkartılmasını da talep ediyorlar. bir de basit eşitlik talebi; formenlerle işçiler aynı yemekhanede yemek yesin.

insanlıkdışı barınma, beslenme ve çalışma koşulları havaalanı inşaatına mahsus değil, türkiye’nin dört bir yanını sarmış olan inşaatlarda koşullar üç aşağı beş yukarı böyle. seçim çalışmaları sırasında sohbet etme imkânı bulduğumuz inşaat işçileri, bazı koğuşlarda elektrik bile olmadığını anlatmıştı. inşaat, aynı zamanda en fazla iş cinayetinin gerçekleştiği sektör. ama 2013’te başlayan havaalanı inşaatının harcı adeta insan kanıyla karılıyor. direniş başladıktan hemen sonra bile, biri ağır olmak üzere iki işçi yaralandı.

haklarını arayan işçiler karşısında işveren ve devlet el ele hareket ediyor, jandarma, biber gazı ve şiddetle karşıladı onları, sabaha karşı baskın yapıldı, yüzlerce işçinin gözaltına alındığı karakolların kapısında şirketin araçları bekliyordu. emniyet güçleri, kadıköy’deki basın açıklamasını da engellemeye çalıştı.

işyerinde yetkili sendika yok ama dev yapı-iş ve inşaat-iş’in üyeleri var. bu iki sendika ve işçi sağlığı ve iş güvenliği meclisi, uzun zamandır bu havaalanı başta olmak üzere inşaatlardaki ölümleri kamuoyuna aktarıyor. ama bu, hak ettiği ilgiyi de, tepkiyi de görmüyor. oysa işçilerin talepleri arasında “basın karşısında bu maddeler okunsun” da var.

ekonomik krizle ilgili çözüm önerilerinin neredeyse tamamının ortaklaştığı nokta bu havaalanı ve benzeri, kamuya büyük mali yük olacak projelerin durdurulması oldu. tayyip erdoğan da, kısa bir süre önce, ihalesi yapılmış ama başlanmamış projelerin durdurulacağını açıkladı. ama bu havaalanının 29 ekim’e yetiştirilmesi bir tür prestij meselesi haline getirildi. nitekim sosyal medyanın yandaş trolleri, canları ve onurları için mücadele veren işçilere “vatan haini” yaftası yapıştırmakta gecikmedi.

bu havaalanı uzun zamandır kamuoyunun gündeminde. mali yükü, inşaat için kesilen ormanların yarattığı çevre yıkımı konuşuldu, en son adının ne olacağı üzerine tartışmalar yürüyordu. ama inşaatta çalışanların durumu, ölümleri havaalanına dair gündemde çok az yer bulabildi kendine.

chp, siyaset bile denemeyecek simge siyasetinin bir parçası olarak havaalanının adının “abdülhamid” değil, “atatürk” olmasına kilitlenmişti, nitekim milletvekili ali şeker dışında, parti inşaat işçilerinin direnişine ilgi göstermedi.

chp’lileri ve hdp’nin türk seçmenlerini nişantaşı ve cihangirli olarak kodlamak akp siyasetinin bir parçası ve bazen akp’li olmayanların da böyle düşündüğünü gördüğümüze göre başarılı bir manipülasyon. oysa hem chp seçmeninin hem de hdp’nin türk seçmenlerinin ciddi bir kısmı yoksul ve yoksullaşan emekçilerden oluşuyor.

ama hdp açısından biraz daha farklı bir durum var bence. türkiye’nin hemen her yerinde, carda çalışanların ezici çoğunluğu kürt, önemli bir kısmı da ihtimal ki hdp seçmeni. bu insanların bu ülkedeki en kötü işlerde çalışması, çalışmak zorunda kalması bir tesadüf değil, kürtlere yönelik politikaların sonuçlarından biri ve bu politikalar hdp’nin gündeminde –haklı olarak- önemli bir yer tutuyor. başta (“sınıf karşıtı feminizm” klişesine inat) züleyha gülüm olmak üzere hdp milletvekilleri de direnişe destek vermek için jandarma karşısında, karakol kapısında yer aldı, seçmenlerinin güvenini haksız çıkartmadı.

bir de hâlâ chp ile özdeşleşen ya da siyasetten ümidini kesmenin kıyısında olan “bu millet adam olmaz”cılar var. bunlar aslında sosyal medyada göründükleri kadar kalabalık değiller bence. ama o fikir, bağışıklık sistemi zayıfladığında gücünü gösteren bir virüs gibi, çoğu zihinde uyukluyor. o yüzden havaalanı inşaatında çalışan işçilerin akp’ye oy verme ihtimali üzerine çok düşünülecek, çok konuşulacak. daha şimdiden söylenmeye başladılar bile.

oysa işçilerin seçim sandığına gittiklerinde kimin yanlarında olduğunu hatırlayacaklarına şüphe yok. ama bu konunun en önemsiz kısmı bence. bu direniş, taleplerinden ve başarılı olup olmamasından bağımsız olarak hepimiz için temiz havada alınmış bir nefes, bir ümit, bir imkân ve bir okul niteliği taşıyor. bir kasaba boyutunda bir işyerinde patronları masaya oturtacak bir direniş gerçekleşiyor, daha ne olsun. o havaalanına kimin adı konursa konsun bu direnişle anılacak.     (artigercek)