Erdal Boyoğlu

Devrimci örgütlerin ve Sosyalist hareketlerin temel sorunları direkt sistemin kendisiyle yüzleşmek olduğunun bilinciyle düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Yüksel Geniş´in öldürülmesi, bu toplumdaki otoriter kültürün derin çarpıklığından etkilenerek, yaratılan “emret komutanım” zihniyetinin teslimiyet çukurudur. Devrimci yasam bu toplumda en üst bilinç seviyesi ise, adaletiyle, vicdanıyla, samimiyetiyle ve insan sevgisiyle, nasıl böylesi bir acımasızlığı ve caniliği uygulayabiliyorlar. Devrimci kişilik anlamındaki dönüşümün eksikliğini çok açık görmekteyiz.

Devrimci tavır, insan vicdanına bakmak yerine şeflerin emir yetkisiyle, vicdanların kısırlaşmasına ve körleşmesine ve hatta yok olmasına neden oldu.

Yüksel Geniş´in öldürülmesi böyle bir caniliktir. Kariyerist Şeflerin körüklediği çatışmaların amacı kendi mevki(!) gücünü göstermek ve korumaktır. Bu otoritenin siyasal ilişkilerine Şef karar verir ve bu uygulanır. Bu sol içi olumsuzluklarda en yaygın hastalıktır. Bu hastalıklı ruh hallerini sorgulamadan tetikçi olanlar maalesef aramızdalar. Yüksel´in katili de Yüksel´e en yakın bir kişilikti. Yüksel´i çocukluğundan beri tanıyan biriydi. İşte bu da devrimci yaşamda şeflerin emirlerini harfiyen yerine getiren, eli devrimci kanına bulasan kişiliklerden biri. Şimdi hangi devrimci kimlikten, hangi devrimci vicdandan söz edebiliriz. şiddetin mağdurları çok yaralı, örgütlere karşı kuşku ve güvensizlik duyguları içindeler.

Demokrasi bir yönetim ve yaşam biçimiyse, hukukun ve adaletin ispatıysa, partiler ve örgütler kendi içlerinde bunu ne kadar uyguluyorlar? Her türlü çürümüşlüğe karşı biz kendi içimizde ne kadar temiz kaldık? Partiler ve örgütler, kendi çevresini güçlendirme çabasına girerken; sosyalist hukuka, adalete ve dayanışma için kullanılan dile ne kadar sahiptir? Şimdi burjuvazinin kendi kuralları var, bunu yazılı hale getirmiş. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidebileceğimiz, bir “adalet” arama süreci var. Peki, örgütlerin yargılama süreci, adalet anlayışı nedir? Şeflerin verdiği karar ve bildirilerde yazılanlarla yetiniyoruz.
Çünkü sorgulasan kimi nasıl sorgulayacaksın? Araştırsan kimi ne kadar araştırabilirsin? Örgüt karar vermişse, bu doğrudur, aksini iddia etmek karşı devrimciliktir. Şimdi ne yapabilirsin, kime gidebilirsin, kimi kime söyleyeceksin? Yargılama süreci diye bir şey yok. Bazı Parti´ler kendi içinde öldürdüğü devrimciler için ´pardon´ dediler ve öldürdükleri devrimcilerin devrimci onurları iade edilmesine rağmen cenazelerin yerlerini “ailelerine söylenmemesi nasıl açıklanabilinir? Bunun devrimcilikle bir ilgisi olabilir mi? Tersine devrimci düşüncenin ve amacının dışında bir ilişkidir?
Devrimci bir parti Adalet kavramını hayata geçirdikten sonra içindeki farklılığı sosyalist demokrasinin yönetme anlayışıyla ayıklanır. Bu ideolojik bir mücadeledir.
Bu ayıklama çatışma ve şiddeti içinde barındırmayan bir yöntemle yapılmalıdır. Sorun sosyolojik olarak ele alınmadığı sürece işin içinden çıkmak da bir hayli zordur. Popülist değil gerçekçi olunmalıdır. Sosyalist felsefenin doğru düşüncesinde ısrarcı olup onu hayata geçirmek için yola devam edilmelidir. Önemli olan savunulan sosyalizm anlayışının doğruluğuna inanmaktır.
Sadece kendinizin doğru olduğunuzu varsayarsanız; her farklılık çatışmayla sonuçlanabilinir. Her tartışma bir ayrılık, her ayrılık bir çatışma doğurur. Devrimci adaleti ve devrimci demokrasiyi düşünen insanın ne böylesi olumsuzlukları olur, ne de böylesi çözümsüzlükleri içinde barındırır. Çünkü Devrimci yaşam bir felsefedir, devrimci demokrasi eşitlikçi ve adaletçi bir yönetme biçimidir.

Bazen cok sıcak tartışmalar oluyor ama sonra yaşam biçimi, biz bilinci gelişmediği için kendi hukuk bilincimizi kendi içimizde çürümeye bırakıp çekiştirmeye başlıyoruz. Suçlular aranıp, suçlanacak sözler ortada yuvarlanıp durur. Ancak bu zaman sürecinde olup bitenler içinde Şefe hiç bir şey yöneltilemez. Özellikle parti üyelerinin almış olduğu kararla devrimci adalet karşısında yargılanan bir parti ve örgüt Şefi ve de yöneticisi var mı? Ayrışmaların olduğu dönemlerde yaşananlar ise tam bir curcuna, ortalık ´´ajan ve hain´´lerle doluyor (!) Kendi örgüt yapılanmasında devrimci gelişim ve dönüşümü yaratamayanlar, nasıl samimi ve güvenilir değişimler yaratabilirler? Toplumsal dayanışmadan bahsedenler, devrimci güçlenmeden dem vuranlar, kendi devrimci dayanışmalarından uzak kalanlar nasıl inandırıcı olabilirler?

Saplantı algılaması ve düşüncesi; yüceltme duygusu ile ilgilidir. Yüceltme metafizik kavrayışın, algı düzeyindeki en önemli yanılgısıdır. Popülist-kompleksli kişilik, kof geniş düşünemeyen dar düşünen beyinler, doğayı ve toplumu hafife alarak, kendini her şeyin üstünde görüp değerlendirmektedir. Eğer, devrimci kimlik de doğal olarak aitlik ve temsiliyet isterse kendine yüklediği yüceltme misyonuyla, koşullarını içerecek mekanizmanın sürmesini amaçlayacaktır. Sapmanın niteliği konduğunda, kimin hangi noktada saptığı hem teorik hem de pratikte zorlanıyor olması bir tesadüf değildir. Birey, yüceltme saplantısının rahatlığına kapılır. Ve bu sapma düşünce sayesinde sorunsuzlaştığını sanır, soyuta sarılır. Bu amacın niyeti ne olursa olsun, soyut kavram itaat ve ayine dönüşür. Ölüm ve yaşam, aşk ve nefret, hepsi keskin zıtlıklar oluşturur. Saplantı, yeniyi çözemediği, algılayamadığı, imgeleyemediği noktada, eski hastalıklı kişiliği ile yakınlaştırarak kabul eder ve bu dogmatizm zeminini oluşturur. Saplantı yöntemi; somutu görüntülemek isterken onu soyut ilişkilere bağımlı kılar.

Öncülük de, önderlik de somut ilişkilerin somut durumudur. Ön yargı üretimi; devrimci ilişkilerde, sürekli faal ve sürekli uyarılma yolunu seçerse, bir karmaşa ve karmaşanın ilişkilendirilmesiyle gelişme ve ilerleme kaydedebilir. Gelişme ve ilerleme diyalektiktir. Ön yargı, uydurmanın inanç haline dönüşümüdür. Düşünce somutlanmadığı sürece, kurgu güçlüğü çektiği müddetçe ve karmaşayı yakalayamadığı noktada, kısacası düşüncenin tanımsız bulduğu her maddi teorik alanda, o alana ilişkin dolaylı ya da benzeşimci fikirlerle bilgi sahibi olması demektir. Saplantı da, uydurma da yüceltme de böyle baslar.
Ön yargıyı kırmak, bugün ve geleceğe yönelik tüm, teorik-pratik süreçlerin izleriyle ve bunlardan sonuçlar çıkartarak adımlar atmak demektir, mutlaka bu süreç kolay olmayacaktır, binlerce yılın otoriter despotluğu, devlet ana devlet babanın eksilmeyen baskısına karşı ölü toprağı kaldırıp atmak da kolay değil. Hele ki yalanlarla yaratılan şüpheler, kuşkular, dedikoduların ortalığı sarıp sarmaladığı bir yerde, ön yargıları kırmak bir çeşit acı çekerek gelişimi sağlamanın koşullarını yaratmak bir devrimci için en büyük eziyettir.
Bugüne ait koşullarda her şey yüceltme ve kuşkular yaratan şüphe mekanizmasının elindedir. Bu ön yargı ile uygunlaştırmaya dayanır. Kapitalistler kitle ilişkilerine yönelik şüphe mekanizmasıyla ilgili şöyle diyor ´´ Ne kadar bariz yalan olursa olsun, yalan olduğu hemen anlaşılsa bile, kitlelere bu yalanları söylemekten kaçınmayacaksın, insanların ya doğruysa diye düşünmesi sağlanmalıdır.´´ Toplumlar arasında yaratılan yalan demagojisi maalesef böyle bir araçla etkili olmaktadır. Acı bir gerçek ama “yalanlar acaba ya doğruysa” sözleri akıllarda kalıyor. Sol fetişizm, sol pragmatizm, dogmatizm, popülizm, ekonomizm, birbirinin renkleri olan, koşula yapışmanın, uzlaşmanın, kaba soyutlamanın kavramlarıdır.

Sosyalistler arasında “Sol içi şiddet”in olması, feodal, burjuva kapitalisti gibi eşitsiz gelişim koşullarında, tahammülsüzlük sürecinde aynı şiddet kültürüyle buluşması, ezilenlere karşı olması açısından bir tutarsızlıktır, bir kayıptır, bir caniliktir. Sol içi çatışmanın doğallık ve zorunluluk gibi durumu söz konusu olamaz ve bu durumu haklılaştıramaz.
Aksine, bu zoru daha zor yapan bir mücadeleyi gerekli kılar. Sosyalist kültür, bilgi ve bilinç, lafazanlıkları ve saplantı psikozunu gerektirmeyecek kadar bilimsel ve kesin ifadelere sahiptir. Materyalist ve metafizik düşüncede, mutlak ve kaçınılmaz arasındaki farkı bilmek bile konuyu açıklar.
Politik güce tapmanın nesnel kaynağı popülizme dayanır.
Politik pragmatizm devrimci değil devrimci bir aracı yüceltmeyi getirir. Yüceltme kendine yabancılaşmadır. Materyalist felsefenin kaynağından üretilen düşüncelere hoşgörüsüzlük, Marksizm’e olan hoşgörüsüzlükle ayrı şeyler değildir.

Sol içi şiddet üzerine yazılanların samimiyetini eleştiri ve öz eleştirilerde gözlemlediğim(de vardığım sonuç)olabilir mi değerlendirme yerine değerlendirmem, tavır almalarda, yazılan-çizilen ve izlenilen yol yöntem sorunuyla ilgili tutarsız söylemlerle dolu. Bazen tavır alınıyor 3-5 ay sonra bu söylenenler unutularak sanki hiç bir şey olmamış gibi her şey yeni baştan başlıyor. Bir daha ki olumsuz gelişmeye kadar.

Düşünce ve davranış diyalektiği yeni bir şey değil. Düşünsel kabalık ve olumsuzluklar da kendi Üslubunu yaratıyor sonuçta. İnsan emeğinin ürünü olan değerlerin salt değişim değeri açısından ele alınmasına sebep olan ve her şeyi bir meta durumuna sokan yabancılaşma, insani ilişkilere dahi parasal bir karşılık biçer ve sonuçta, değişim değeri tek değer ölçüsü haline gelir. Marks´ın deyimiyle “herkesin herkese karşı savaşı” olur.

Oysa esitlik, adalet ve paylaşmak insanlık tarihinin en muazzam devrimci dayanışmasıdır. Gerçekten de insanlar arasında paylaşıldığında samimi değerler ortaya çıkar. Dikkat edilirse insanlar yaşamlarından şikâyetçidir. Sanki gizli bir el tarafından programlanıyorlar da bu eli kıramıyorlarmış gibi. Ve zaten kirlenmenin, yozlaşmanın, bozulmanın, sistemsizliğin, sevgisizliğin, kaderciliğin kaynağında bu, dalkavukluk ve yalakalık kabuğunu parçalayamayan edilgenlik yatar. Yoğunluklu olarak paylaşmaya değil, köşe dönmeci ve pay kapmaya dayalı ilişkilerde yaşam bir yarış gibi algılanır ve herkes birbirinin rakibi olur. Birbirinin ayağını kaydırmaya çalışır.

Bu sorunlardan kaynaklı insancıl değerleri çarpıtıp yozlaştıran yabancılaşma zemini aynı zamanda sistemle değil, bireyle çatışmanın zeminidir. Sevgisizlik rekabeti, bireylerle arasındaki mesafeyi açmayı getirir, yalnızlık korkusu, koltuk kavgası kaybetme korkusu, mevki korkusu, iş korkusu, devlet baba korkusu, güçsüzlük kompleksi sistemle çatışmayı önler. Yalnızlaştırılan insan giderek bir boşluğa düşer, çevresinde topluma, kendisine yabancılaşır. Kendine, emeğine ve insana yabancılaştırılan bireyin kendini ifade etme kanalları tıkanır. Sosyal yaşamda bireycilik hızla geliştirildi ve geçmişe bir kayıp gözüyle bakma yaygınlaştırıldı, insan da tutkalın sulandığı bir olmuştu. Devrimci kimliğin şartlarını yerine getirerek sürdürülen bir yaşamda karşılaşılan zorluklar bir çeşit tercih olarak algılanmalıdır. Dolayısıyla devrimciliğin bir tavir ve onur olduğu tercihe dayalı bir yaşamın kendisi olmaktır.

Sorgulamak yerine ´´Partimizin adaleti tartışılmaz´´, ´´örgütümüzün programını tartışmak karşı devrime hizmetten başka bir işe yaramaz´´, ´´Ne, ayrılık mı? Ne ayrılığı, üç beş çapulcuyu örgütümüzden attık´´ diye laf edebiyati yapmaktadir. Felsefeden nasibini almamış, bu türden lafazan değerlendirmeler, bu tarz cümleler kim bilir kaçıncı kez yazıldı, kaçıncı kez karşılaştık.
Öylesine derin bir felsefe sefaletliği yaşanıyor ki her an her şeyin her nesnenin değiştiği bir ortamda tartışma sanatına yasak getirmek felsefeye olan ilgisizliğimiz ve uzaklığımızı göstermiyor mu?
Devrimci yaşamın gerçek anlamıyla teorik analizlerini ortaya koyan, devrimci yaşamı yeniden üreten materyalist felsefe olmazsa olmazdır. Felsefe sorgulamak içindir, artık bizim felsefe ile barışmak zamanımızdır. Materyalist Felsefeyle barışık olmak sorununu işte tam da bu bağlamda irdelersek, ´´tek mutlak doğru´´nun ilişki ve çelişkileri ortaya çıkar. Yoksa ´´Tek mutlak doğru´´ olan mantık, önce kendi örgütsel yapısı içinde tek bir düşünceyi egemen kılmaya çalışır ve bunu başardığı ölçüde de safralarını (!) attığını sanarak daha safça devrime ulaştığı hayaline kapılır. Bu gazla diğer yapıları buna zorlar. Tabii yine şiddetle…
Parti ve Örgütlerde aynı hayatı yaşamış ve paylaşmış, aynı gelenekten gelmiş devrimcilerin aralarındaki farklılıklar nedeniyle ayrışmaları ve birbirlerine karşı şiddet uygulamaları yeni değildir. Parti ve örgütlerin tarihine bakıldığında, özellikle 12 Eylül öncesi bunun örneklerine sıkça rastlamak mümkündür. Üstelik aynı kökenden gelip ayrışanların aralarındaki kavganın daha da fazla olduğu görülecektir.

Bir dönem aynı örgüt içerisinde bulunmuş, yoldaşlık etmiş, omuz omuza vermiş insanları bertaraf etmek ve susturmak için, karşı devrimcilere karşı nasıl mücadele ediyorlarsa, aynı biçimde mücadele etmelerini, bağrında hain beslemiş (!) olmanın kızgınlığı ve hırçınlığı ile uyguladığı şiddeti gerçekten bir düşünmek gerekiyor.
Parti ve örgütlerin barındırdığı dogmatizmin ve sekterizmin başladığı yer de burasıdır. Eskiden beri “farklı” olan zaten farklıdır ve onlarla görülecek hesap devrim dönemini bekleyebilir. Ama yanı başında beliren farklılık hemen ezilmesi gereken bir tehlikedir. Çünkü önderlik zarar görmektedir ve tahammüle yer yoktur. Böyle bir ilişki ağında farklı olanın kendisini anlatabilmesinin ne denli güç olduğunun yanı sıra “”hain, ajan” söyleminin de vurgulanması da bir başka psikolojik baskıdır… Üstelik sol içi şiddet bahsinde kimi insani tutumları da aşan, dahası insanı tiksindiren yöntemlerin kullanılması ise olsa olsa psikiyatriyi ilgilendiren bir konu olabilir.

Yeni bir toplum ve yeni tipte bir insan yaratma ideali ile yola çıkmışlar için ne acıdır bu durum. Farklılığını ifade edememek, iktidardakine karşı gelememek, durumu idare etmek ama kendini en güçlü hissettiğinde ayrılmak ya da iktidara gelmişse bu kez azınlığa düşürdüğünü tasfiye etmek. Her farklıdan paranoya düzeyinde ürkmek. Bilimsellik lafını ağızdan düşürmeden idealizme saplanmak. Daha düne kadar arkadaşlık, yoldaşlık ettiğini akıl almaz yöntemlerle ortadan kaldırmak. Disiplin ve merkeziyetçilik adına sosyalizme aykırı ne varsa “halkımız” denilerek sekterizme ve dogmatizme gerekçe oluşturmanın gerçekten de gelecek toplum ilişkisi içinde yeri nerdedir? Sorgulamayan ve verilen emirleri yerine getirmeye koşullandırılmış zihinler. Bunları gelecek topluma taşımak sosyalistler için mümkün olabilir mi, sosyalistler bunu savunabilirler mi? Ne var ki gerçek olan, anlaşılmış gibi görünse de tahammülsüz zihniyetler değişmediği sürece sol içi çatışmanın ortadan kalkmayacağıdır.

Sosyalist demokrasiyi kabul etmeden sol içi şiddetin ortadan kalkacağını beklemek hayal olur. Teşhir ve tecritle belki sosyalistlerin yaşamlarında en aza indirilebilir. Dogmatizmle ve tek doğruyu kendinde gören, benim de arayan mantıkla tartışmayı önemsemeliyiz. asla unutmamaliyiz. Bu kafalara siyaset sosyolojisi gereklidir, Bolca felsefe ve bolca Sosyalistlerin´´sol içi şiddet´´i tamamen söküp atmasına yarayacak yolun, sosyalistler arasındaki ilişkilerin şiddetten arınmış, eşitlikten, adaletten ve demokrasiden yana ilişkiler olması gerektiğini tekrar tekrar bilince çıkartıp sorgulanmasıdır.
Sol içi şiddet kültürü derin bir çarpıklık içindedir diyerek, ´´Değişmeyen Gerçekler ve Ölümden Öte, Sol içi Şiddeti Sorgulamak ve Aşmak´´ kitap çalışmaları sorgulamak amaçlı olup bilmek isteyenlere yüzleşme yoludur.

Author: Erdal Boyoğlu