Ayşe Yıldırım

Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nun salonundaki herkes pür dikkat onu dinliyordu. Telefondan gelen ses, “Bu vahşeti durdurun. Aksi halde sizleri de suç ortağı görmek zorundayız. Katliamla yüz yüzeyiz” diyordu.

Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç, Cizre’de 60 gündür kaldığı bodrum katından sesleniyordu.

Yanlarındaki dört kişinin öldüğünü 24 kişinin ise hâlâ sağ olduğunu söylüyordu. Ne yazık ki çağrısı karşılık bulmadı. O bodrumlardaki herkes öldü. Üç bodrumda 200’e yakın bir ölümden söz edildi.

Şebnem Korur Fincancı, başsağlığı için gittiği Cizre’de işte o ölüm bodrumlarından birine girmişti. Aslında savcının işiydi o. Ama savcı “güvenli değil” diyerek girmemişti bodruma.

Savcı girmedi ama insan hakları kuruluşlarından heyetler, gazeteciler, milletvekilleri ve aileler girdi o bodruma. Anneler, “belki benim çocuğumdur” diyerek kemik parçalarını topladı.

Adli Tıp Uzmanı Fincancı’nın inceleme yapabilmek için örnek alması gerekiyordu ama hazırlıksız gitmişti. O da fotoğraflarını çekti gördüklerinin. En fazla 14 yaşında bir çocuğa ait olabilecek bir alt çene kemiği, çok küçük kafatası parçaları, bir gözlük…

Fincancı’nın ardından başka bir Adli Tıp uzmanı heyeti de gitti o bodrumlara.

Ardından Fincancı’nın başkanlığını yaptığı Türkiye İnsan Hakları Vakfı, sokağa çıkma yasakları sırasında Cizre’de yaşanan vahşete dair bir rapor yayınlandı.

İşte o raporun yayınlanmasından iki gün sonra Şebnem Korur Fincancı, hâkim karşısındaydı. “Bu suça ortak olmayacağız” diyen isimlerden biriydi ve terör örgütü propagandasıyla suçlanıyordu.

Barış istemek suç değildi ve Fincancı da olmayan bir suçun savunmasını yapmıyordu. Mahkemede “Ortak olmadığımız suç nedir” diyerek anlatıyordu Türkiye’de yaşanan süreci. Gördüğü, araştırdığı hakikatin dile getirilmesi ve tarihe bir notun da mahkeme arşivleri üzerinden düşülmesini istiyordu:

“İHD ile gittiğimiz Cizre’de tutanaktaki ‘teröristlerin çatışmaya girdiği bodrumda un ufak olmuş, yanmış kemik yığınları, orta yerinde de bir çocuğun alt çenesini buldum. O çocuk kayıtlara hiç giremedi. Bu beyan en azından o çocuk burada kayıtlara girebilsin diyedir” diyordu 4 Ekim 2018’de, Çağlayan Adliyesi’nde, 37. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada….

Elbette başkanı olduğu Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın Cizre raporunda yer alan bilgileri dijital materyaller kullanarak anlatırken mahkeme heyetinin tepkisini çekmişti.

Hâkim müdahale etti:

– Nereden aldınız bu bilgileri?

– TİHV raporundan.

– Neden bunları anlattığınızı anlamadım.

– Durumu ve ortamı anlatmak için.

Fincancı, neye karşı olduklarını uzun uzun anlatmıştı mahkemeye. Ancak, üç gün önce görülen son duruşmada 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hem de savunmasında kullandığı Cizre raporu, çeşitli mecralarda yayınlanan söyleşileriyle birlikte aleyhine delil olarak dosyaya konulmuştu.

Elbette Fincancı cezalandırılacağını biliyordu. 4 Ekim’de de söylemişti bunu: “Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir köşesinde hakikatin peşinden giderken duygusuzluğun ve hakikat-ötesinin çağında, hakikatten kaçanlar sayesinde çokça bedel ödedim. Bu hakikat için de belli ki bedel ödememiz gerekiyor. Ben hazırım.”

Onu şaşırtan şeylerden birisi bir önceki duruşmada yaptığı ve suç duyurusu niteliği taşıması gereken sunumunun dosyada aleyhte yer almasıydı:

“4 Ekim 2018’de heyetinize hangi suça ortak olmadığımızı anlatmak için, sizin beni google’layarak bulduğunuzu tahmin ettiğim ve suç unsuru gibi göstermeye çalıştığınız Cizre ön inceleme raporumuzu da beyanımda zaten alıntılamış, inceleme sırasında bulduğum çocuk kemiğinin fotoğrafı da dâhil, birkaç kez “ceset fotoğrafı” diye rahatsızlığınızı ifade ettiğiniz fotoğraflarla o dönemde yaşananları aktarmaya çalışmıştım.

Size rahatsızlık veren o görüntüler benim işimin bir parçası ama sizin de işinizin bir parçası. Öyle olma. Burası bir Ağır Ceza Mahkemesi, dolayısıyla benim 4 Ekim’de yapmış olduğum sunum bir suç duyurusu niteliği taşımalıydı sizin için.”

Şebnem Korur Fincancı, 35 yıllık mesleki hayatında hep hak ihlallerinin karşısında yer aldı, işkenceye uğrayanın kimliğine bakmadı. Bu nedenle çok farklı kesimlerce eleştirildiği de oldu.

Duruşmada, Dostoyevski’nin Budala’sında yazdığı “Bu devir sıradan insanın en parlak zamanı. Duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir” sözünü hatırlatmıştı.

Ve kendilerinin Dostoyevski’nin tanımladığı o kuşaktan olmadıklarını söyledi.

Ona da, Gençay Gürsoy’a da, diğer barış savunucularına da bu yüzden ceza verildi.

Ama onlar yine de hakikat adına tarihe bir notu mahkeme tutanakları üzerinden düşürdüler.(artigercek)