Celal Başlangıç

AKP’nin Belediye Başkan Adayı Nihat Zeybekçi önce “Mahallenin en güzel kızı” olarak değerlendiriyor İzmir’i.

Ardından da “İzmir’i pazarlayacağız” diyor.

Hayırlı işler de, iki söz bir araya gelince pek hayırlı bir anlam çıkmıyor.

Sonra da “İzmir’i tanıyamayacaksınız” iddiasında bulunuyor.

Kime pazarlayacaklarsa…

İstanbul adayı Binali Yıldırım başka bir alem.

TBMM Başkanlığı’ndan istifa etmeden aday olduğu, AKP’nin seçim çalışmalarına katıldığı için gerek anayasanın gerekse seçim kanununun çok açık hükümlerini alenen ihlal ediyor.

Eleştiriler yoğunlaşınca da öyle bir açıklama yapıyor ki Zaytung’un ekmeğiyle oynuyor resmen:

“Seçim siyasi bir faaliyet değildir.”

Demek ki AKP seçim üzerindeki siyasi vesayeti de kaldırmış, artık seçim ticari bir faaliyete dönüşmüş!

Hani neredeyse “Ben ticari faaliyet yapıyorum” diye gidip İstanbul Ticaret Odası’na kaydolacak.

Ancak Yıldırım’ın açıkça yasayı ve anayasayı ihlal etmesine rağmen ana muhalefet partisi CHP maşallah, çok rahat. Kılıçdaroğlu konuya öylesine “hoşgörülü” yaklaşıyor ki sanki Yıldırım seçilemezse anayasayı çiğnememiş sayılacak.

“Binali Bey’in istifa etmesine gerek yok zaten. Biz kazanacağız. Binali Yıldırım zaten tekrar Ankara’ya gelecek.”

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştükten sonra konuyla ilgili açıklama yapan CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu, Kılıçdaroğlu’ndan bir adım daha ileride:

“Sayın Meclis Başkanı’nın takdiridir.”

İmamoğlu’nun Erdoğan’ı ziyareti de ayrı bir konu. Kılıçdaroğlu, İstanbul’un eski belediye başkanlarını ziyaret etmesi çerçevesinde İmamoğlu’nun Erdoğan’ı ziyarete gitmesine izin verdiğini söylüyor.

İyi de o Saray’a “kaçak”, Erdoğan’a “diktatör” diyen de Kılıçdaroğlu’nun kendisiydi.

Bu tartışmaların ortasında Yıldırım da hem TBMM Başkanı hem de AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olarak peş peşe “bombaları” patlatıyordu.

TBMM Başkanlığı’nın resmi sosyal medya hesabından belediye başkan adayı olarak İstanbul’a ilişkin vaatlerini duyuruyordu:

“İstanbul’da deprem tehdidini ortadan kaldıracak çalışmalar yapacağız, yeşil alan ve çevre hassasiyetini sonuna kadar gözetecek bir yönetim anlayışıyla ulaşımın eziyet olmaktan çıkacağı bir şehre dönüştüreceğiz.”

Kılıçdaroğlu, anayasanın açık hükmüne rağmen TBMM Başkanlığı’ndan istifa etmeden Yıldırım’ın belediye başkanlığına aday olmasını önemsemiyor ama yardımcısı Özgür Özel, yerel seçimler için TBMM olanaklarının kullanılmasına şiddetle karşı çıkıyordu:

“Bir partinin belediye başkan adayı Meclis’in @TBMMresmi ve @TCMeclisBaskani hesaplarını yerel seçim propagandası için nasıl kullanır? Göz önünde bunu yapan gözün görmediği yerde neler yapıyordur? Biraz insaf, biraz vicdan, biraz edep, biraz ahlak…”

Yine CHP’nin İstanbul Milletvekili olan hukuk profesörü İbrahim Kaboğlu da Yıldırım’ın TBMM olanaklarını kullanarak yerel seçim propagandası yapmasını eleştiriyor:

“TBMM TV, çoktan propaganda aracı olarak çalışmaya başladı. TBMM TV, Meclis faaliyetlerini ekrana yansıtma aracı. Ne var ki, B.Yıldırım’ın İstanbul’da yürüttüğü seçim çalışmalarını da, TBMM Başkanı olarak yürütüyormuş gibi yayın yapıyor.” (10.01.2019, Birgün Gazetesi)

Kaboğlu, istifa etmeme gerekçesi olarak Yıldırım’ın söylediği “Hukukun olduğu yerde etik konuşulmaz” sözünü de düzeltiyor:

“Hukukun olmadığı yerde etik ve ahlak da olmaz.”

Binali Yıldırım rahat. İstifa tartışmalarını “YSK’ya gitsinler” diye bitirmek istiyor.

Ama Kılıçdaroğlu da rahat:

“YSK’ya güvenmiyoruz ki.”

Oysa YSK’ya güven ya da güvensizlik değil ki mesele.

Yargıtay Onursal Daire Başkanı Hamdi Yaver Aktan, Yıldırım’ın istifa etmemesi durumunda “tam kanunsuzluk” halinin oluşacağını söyleyerek uyarıyor:

“Meclis Başkanlığı’ndan kesinlikle çekilmesi gerekiyor. Belediye başkan adaylığının siyasi faaliyet olmadığını söylemek olanaksızdır. İç hukuk da evrensel hukuk da bunu siyasi faaliyet olarak görür. Binali Yıldırım istifa etmezse İstanbul’daki seçim iptal edilebilir.”

Yani anlaşılacağı gibi, Yıldırım’ın durumu “Nasılsa biz kazanacağız, istifasına gerek yok” yaklaşımının çok daha ötesinde bir ciddiyet taşımaktadır.

Türkiye coğrafyasının dört bir yanından sahte seçmen fışkırıyor.

2015 seçimlerinden bu yana aldığı kararların büyük bölümü tartışmalı olan, görev süreleri AKP iktidarı tarafından anayasaya aykırı şekilde bir yıl uzatılarak Saray’ın çekim alanına daha da fazla sokulan YSK’ya “güvenmiyoruz” deyip başvurmak aslında Saray iktidarının hegemonyasına teslim olmaktır.

Ana muhalefet partisi liderliğinin göz göre göre anayasanın çiğnenmesine kayıtsız kalmasının seçmende büyük bir güvensizlik yaratacağı çok açık.

Zaten 24 Haziran seçimleri gecesi ortadan kaybolan CHP lideri ile Cumhurbaşkanı adayı yeteri kadar güvenilmeyecek bir duruma düşmüştü seçmen nezdinde.

Yapılan bazı anketlere göre, bırakın diğer partileri, CHP seçmeninin yüzde 20’si sandık başına gitmeyecek.

Böyle bir ortamda seçmene güven vermek, iktidarın ve ona bağlı kurumların hukuksuzluklarını tarihe not düşmek, sorumlularının alnına hukuksuzluğun kara damgasını vurmak, seçim sonrası uluslararası yargıya gidilecekse şimdiden iç hukuku tüketmektir ana muhalefet partisinin görevi.

CHP liderliği “YSK’ya güvenmiyoruz ki” diyor ama sizin YSK’ya güvenip güvenmemeniz önemli değil. Önemli olan seçmeniniz size güveniyor mu, kullanacağı oya sahip çıkacağınıza inanıyor mu?

Elbette ki hayır. Kendi seçmeninin bile seçime olan inancını sarsarak iktidar partisiyle yarışıyormuş gibi yapan bir ana muhalefet partisi yönetimi olsa olsa bu seçimi de Saray’a armağan eder.

Hatta sadece armağan etmekle kalmaz, gayrimeşru bir seçimi de iktidar adına meşrulaştırır.

Bu ülkede AKP iktidarı aşılması ciddi bir sorun ama ne yazık ki ana muhalefet partisi yönetiminin duruşu da ayrı bir sorun.

Yani gerçekten de Türkiye’de sadece iktidar değil, muhalefet sorunu da var; iktidar şaşkın da ana muhalefet partisi yönetimi daha da şaşkın!           (artigercek)