Related imageCemal  Zöngür

Ekonomi ve Ticaretin İnsanı Ahlaksızlaştırması   Ekonomik gelişim adı altında serbest piyasa, moda ve lüks yaşama insanların inandırılması, ticari maddi görgüsüzlüğü, pezevenklik aşamasına çıkarmıştır. Kesinlikle şu nokta iyi bilmelidir ki, insan ticaret yapmadan rahatlıkla yaşayabilir. Ve bunun tarihsel örneğini Sümerlerden önceki tüm atalarımızın yaşantılarında görmek gayet mümkün. Ancak çağ ve şartların değişmesi doğal olarak ekonomi mantığı değiştirdiği gibi, ticareti de zorunlu kılmıştır. Çağa göre ekonomik faaliyetler geliştirilirken, buna bağlı olarak ticaretin sınırsız ve hiçbir insani ahlak kuralı tanımadan, her tülü yol mubahtır mantığıyla hareket etmek, ticari namussuzluk demektir. İşte tam bu noktada ticaretin insanı nasıl ahlaksızlaştırdığı bilinmediği sürece, tüm insani değerler hızla dejenere olmaya devam ediyor. Ekonomi ve ticaretin kısa tarihçesi hatırlandığında her şey daha net anlaşılmakta.

Ekonomi Kelimesi; Yunanca – oikonomia ve Fransızca- economie kökenlidir. Arapça’da ise iktisad olup Türkçe iktisat şeklinde kullanmaya devam ettiğimiz, on binlerce yabancı kelimelerden birisi. Kelimenin tam içerdiği mana, evin maddi idaresini yapma anlamını taşıyor. Daha sonraları devlet yönetimleri bu kelimeyi ulusallaştırarak, ulusal ekonomi şeklinde kullanmıştır. Aile ve ulusun insanca yaşaması için insana yakışır şekilde ekonomik çalışmanın kötü olduğu asla ileri sürülemez. Buraya kadar her şey gayet normal. Bir de ticaretin ortaya çıkış ve amacına baktığımızda, ekonominin bu masum anlamını nasıl yitirdiği üzerinde asıl düşünmek gerekiyor.

Ticaret Arapça; tacir ve tüccar kelime kökünden türetilmiştir. Tacir ve tüccarın içerdiği anlamsa, elindeki mala belirli oranda kar koyarak satmaktır. Tüm dünya toplumlarında ticaretin ilk ortaya çıkışı, ihtiyaç duyduğu ancak elinde olmayan ya da üretemediği malları, farklı toplumlardan takas yöntemiyle elde etmek şeklinde başladı. Ticaretin bu şekilde başlaması, içerisinde bulunulan şartların doğal bir sonucuydu. Daha sonraları demir, gümüş, altın vb. kıymetli madenlerin işlenip değerlenerek ticarette kullanılması, ticareti daha kolay şekle getirmiş oldu. Zaman ilerledikçe bu da yetmeyip, M.Ö. 600’lü yıllarda Çin’in ilk kağıt parayı icadı ve 1661 yılında İsveç’in ilk Banknot parayı basmış olması, ticaretin sürdürülmesindeki tüm fiziki engeller bitirilmiştir. İlerleyen tarihlerde tüm dünya ülkeleri kendi paralarını basarak ticareti günümüzdeki şekline getirmiş oldular.

Paranın ticareti kolaylaştırması ve maddi varlıkların insan psikolojisine yaptığı etkiyle, kişiliğini yitiren ticaretten gelen yöneticiler istila, talan ve köleci ekonomik faaliyetle, ilk ahlaksızlığı başlatmış oldular. Felsefeci ve Hümanist Aydınlar, ticaretin bu şekilde hiçbir sınır tanımadan sürdürülmesi durumunda, insanlığa büyük zarar vereceği endişesiyle, evrensel ticari ilkelerin oluşmasına öncülük ederek, bir noktaya kadar başarılı oldukları söylenebilir.

Ve Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında bir araya gelen devlet ve uzman kişiler, şu evrensel ilkeleri tüm dünyaya kabul ettirmeyi başardılar. Ekonomik ticari faaliyet adı altında bir başka ülke veya şahısların toprağına, malına, canına saldırı, istila vb. cebir kullanarak mal ve insan ticareti yapmak, en büyük insanlık suçu olarak belirlendi. Buna rağmen hiçbir zaman evrensel ticari ilkelere uyulmadı.

Maddi egoist hastalığa yakalanan devletler ve zengin burjuva sınıfı, uluslararası evrensel ticari standartla egolarını tatmin edemediğini düşünerek, bunun altını oymaya karar verdiler. Ve insani her türlü değeri basitleştirip bitirmek için, liberal serbest piyasa ekonomi adını verdikleri hısızlığı devreye soktular. Bunun kısa sürede etkili şekilde hayata geçmesinde şu canavar taktik devreye sokuldu.

Eskiden devlet kapitalizmine bağlı yürütülen iç ve dış ticarette, ahlaksızlaşma hem daha sınırlıydı hem de çok yavaş yürüyordu. Toplumlar bundan kısmi ve dolaylı etkilenirdi. Ne zaman serbest piyasa ekonomi fikri ortaya çıktı, kapitalist empeyal devlet ve uluslararası ticaret yapan şirket sahipleri, önce toplumların korkutulması gerektiğine inandılar. Gel ki, bunu daha önce dini kullanarak ta yapıyorlardı. Ancak dini korkular egolarına hitap etmekte yetersiz kalmıştı.

Modern, liberal iktisat adı altında önce dünya devletlerini ve insanlığı korkutup kendisine bağlı kılmak için, nükleer silahlar icat etmek tek ve en güçlü yoldu. Bunun etkisiyle silahlanmaya karşı olan devletler dahi, panikleyip gücü oranında aynı şekilde nükleer silah yapmaktan geri durmadılar. Ve nükleer silaha sahip olanlar bazı savaş alanlarında bunu kullanmasıyla, tüm dünyayı korkutmayı başarmış oldular böylece. Dünya ülkelerinin nükleer güçten korkması demek, serbest piyasa ekonomisini dayatan ülkelere boyun eğmekti.

Emperyalistler bunun etkili olduğunu gördükçe, gözüne kestirdiği devletlere sözde kendisini koruması için üretmiş olduğu silahlardan almaya mecbur bırakıyordu. Bunun yanında diğer yeni teknik ürün ve ihtiyaç malzemelerinin de çoğalıp modernlik ve gelişmişlik adıyla, onlarca ülkeyi kendilerine bağlı konuma getirdiler. Hızlı bir silahlanma, teknolojik gelişmeler ve serbest piyasa adıyla her isteyen istediği ürünü istediği fiyat ve kâr marjıyla satması, ticaret denen pezevenkliği meşru, resmi ve tapınılan tek tanrı konumuna getirdiler.

Böylece dünya insanlığının bilincine ve mantığına öyle bir yaşam anlayışı yerleştirildi ki… Bireyden topluluk ve devletlere kadar herkes ne yaparsan yap, daha çok para kazan, daha çok silahlan ki hayatta kalasın. Çok paran ve silahın yoksa her an için yok olabilirsin düşüncesi tüm insani değerleri boş ve gereksiz konuma getirdi. Paranın ve silahın tüm dünyada kabul gördüğünü düşünen devlet ve bireyler, tüm insani değerlerini satmakta hiçbir sakınca görmediler.

İnsani ölçülerde onurlu mütevazi şekilde yaşamak yerine, çevresindekilerden daha güçlü zengin ve lüks içerisinde yaşamak için, önce kendi değerlerini hafif hafif zedelemekle işe başladılar. Sonra ahlakını, şerefini, dini, akrabasını, dostunu, arkadaşını, devlet ve toplumu satmak ticaret olarak görüldü. Para elde ettikçe, sattığı değerlerin yerine parayı koyarak, o açığı kapattığını düşündü. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde ne kadar çok vatan, millet, din, bayrak gibi şoven milliyetçilik öne çıkıyorsa, orada dünyanın en alçak yolsuzluk hırsızlık ve dümenlerin döndüğünden şüpheye gerek bile yok. Başkalarından korkulmasa ve para elde edemeyeceğine inansa, ne din, ne vatan ne de millet diye hiçbir şeyi asla ağzına almaz bu tür topluluklar. Ekonomi ve ticaret bu yüzden insanları ahlaksızlaştırıp namussuzlaştırdı. Sonuç olarak iğne ucu kadar olan insani duygular, ticaret görgüsüzlüğüyle öldürüldü, öldürülmeye devam ediliyor. Bu yüzden dünyada yaşayanların çok büyük bir çoğunluğu gerçekten insan olamadı.