Metin YeğinMetin Yeğin

‘Eğer ben İmamoğlu’ olsaydım yolsuzluk sergilerini çoğaltır ama farklı bir yöntem kullanırdım. Daha önce de yazdığım gibi, kendi kurumum içinde, merkezi yönetimin soruşturmacılarının dışında, kamuoyu tarafından tanınan, iyi hukukçu, vergici, maliyeciler, idarecilerden oluşan bir bağımsız ‘Yolsuzluk Araştırma Kurulu-YAK’ kurardım.

Görkemli bir görüntüydü. Yan yana dizilmiş otomobiller, çoğu aynı renk, göz alabildiğince, uçsuz bucaksız ve gelmeye de devam ediyorlardı. ‘İsraf ekonomisi’ diye anlatılıyordu. -Bin araba o gün çocuklar gibi şen ya da daha fazla- Tam bir neoliberalizm sergisiydi; Yenikapı, yeni kentin gösteri meydanı, denizden moloz ve hafriyatla, çift çekilmiş, pardon çift çalınmış bir alan. Bir yandan denizden yani İstanbul’un kalbinden çalınmış, öte yandan tarihi Ali Sami Yen Stadı yerine dikilmiş, yüksekliği uçak geçiş yoluna kadar varan, derinliği metro tünelinin çatısını delen, bir neoliberal tapınak AVM’nin inşaat hafriyatı ve stadın molozu ile Taksim korkusu üzerine imal edilmiş, üstüne küçük iktidar tanecikleri ‘Clio’ları serpince, özellikle kuşbakışı etkileyici bir seyir.

Seçimi, iki kere kazandıktan sonra, ‘yolsuzluklara’ ilişkin ilk büyük hamle. Fakat sahiden bir etkisi var mı ya da kime etki doğuruyor? Bu kendi sularımızda şöyle bir dalgalanma yarattı. Yakınlarımız -daha çok düşünsel bu yakınlık, mekansal olmaktan çok- arasında ‘Bak gördün mü’ lafı oldukça dolaştı. Bana oy verenler için, -İmamoğlu oluyorum burada, benzetmek gibi olursa- verilen oyu savunabilecek somut bir delil görüntüsü, boydan boya dizilmiş, gerçi biraz gereksiz nezaketten olacak, dudağımızın kenarına kadar gelmiş olanı saklayıp, bulduğumuz kelimeyle ‘İsraf ekonomisi’ görüntüsü, herkesin bildiğini meydana serdi.

Karşı tarafa ise pek dokunmadı. ‘Bunlar mı makam arabası?’ diye küçümsediler, ‘yelkenleri atlastan’ yapan bir neslin efradı nasıl olsa ve bence de kullanışlı bir argüman da buldular; ‘Hizmet etmeyecekseniz bu arabalar hizmet fazlasıdır tabii ki’ diye. Burada işaret parmağınızı yukarı kaldırıp, ters çevirip “bir dakika izah edeyim” deseniz bile ne fayda. Aldı argümanı gidiyor ‘Her şey güzel olacakmış’ tıh tıhlarıyla havuz medyasının ekranları önünde Binali oyları… -Sosyal medyaya aldırmayın siz. Sosyal medyanın, asosyal tarafı herkesi kendi kuyusunda iyi hissettirmesi. Yani gerçekte pek fazla başkasına ulaşmıyor. Ancak birbirlerine kesen çemberlerin teğet noktaları kadar dışarı açılıyor o kadar. Bu yüzden çok şiddetli depremlerin, artçı tsunami’leri karşı mahallenin duvarlarını aşındırabiliyor. Yoksa bir haber nedeniyle, tuttuğu takımdan başkasına oy verecek pek olmuyor. Hatta sosyal medyayı çok kullananların, şato duvarları yüksek olduğundan, aslında normalde kabul edebileceği bir gerçek, çok açık bir haksızlık olsa da ‘sosyal medya namusu’ yüzünden kabul edilmeyebiliyor. –

Burada ‘Eğer ben İmamoğlu’ olsaydım yolsuzluk sergilerini çoğaltır ama farklı bir yöntem kullanırdım. Daha önce de yazdığım gibi, kendi kurumum içinde, merkezi yönetimin soruşturmacılarının dışında, kamuoyu tarafından tanınan, iyi hukukçu, vergici, maliyeciler, idarecilerden oluşan bir bağımsız ‘Yolsuzluk Araştırma Kurulu-YAK’ kurardım. ‘YAK’ kamuoyunda, başkandan da öne çıkmalı, yaptıkları ve açıklamalarıyla geniş bir meşruiyet oluşturmalı, sadece geçmişte değil bugün de yolsuzluk yapanları ‘YAK’alama korkusu yaşatmalıydı. Başkan kendi işine bakarken, ‘YAK’ yolsuzluk ormanında bin kaplan gücünde olmalıydı.

Karşı kıyılarda havuz medyasının sofrasındaki bir başka gündem ise belediyeden çıkartılan işçiler meselesi. Sanırım ‘sol’dan devşirilenlerin verdiği akıldan bu ‘işten çıkarmalar’ ve ‘anneler’ konulu gösteriler. İki seçim arası düğün olur gibi hızla işe alınanlar, işten çıkarıldıklarında eyleme başladılar. Bugüne kadar bir işçi eyleminin yanından geçmeyen merkez medyanın haberleri onlardan geçilmez oldu. İmamoğlu için tam bir “işçili bomba” bu. Bir tarafta “Kimseyi işten çıkarmayacağız” açıklamaları, eski yönetimin partizanlıkla işten atma örnekleri öte tarafta ‘aslan sosyal demokratlık’, iyi kötü işçi dostluğu kanaati, sola doğru haklı bir mahcubiyet arasında iki tarafı iktidarlı bir değnek.

Peki bu nasıl çözümlenecek?

‘Eğer İmamoğlu olsaydım’ sağ için bu gayet sıradan, sol içinse travmatik durumu tam tersine çevirirdim. Öncelikle ne olursa olsunlar ki sağcı, fanatik AKP’li ya da ‘Millet işçisi’ filan, eğer işçiyse işçidirler. Bu ülkede, herkes gibi ‘çalışma’ hakkına sahipler. Bu yüzden bitmeyecek bir tartışmayı geride bırakıp, bütün işten çıkartılanlar, ‘işçi kooperatifleri’ kurmalıdırlar. Her işçi bu kooperatiflerin doğal üyesi, ortağı ve çalışanıdır. Müteahhit işleri öncelikle İK-işçi kooperatiflerine verilir ve müteahhit, ihale komisyonu ve benzerleri ortadan süpürüldüğü ayrıca tepelerinde YAK dolaştığı için önceki ücretlerinden çok daha fazla kazanacak, eski haklarından daha fazla hakka sahip olacaklardır. İsteyen katılır istemeyen katılmaz ve eğer üretenlerin yöneten olduğu bir yerde iki-üç ay çalışırsa işçiler değişir, dünya değişir, ilkbahar olur….

‘Peki ama biz neden İK’ye katılamıyoruz, iki seçim arası belediye önünden geçemediğimiz için mi’ diyenler de haksız değiller tabii ki. Onlar da İK-işçi kooperatifleri kurabilirler, ortalıktan müteahhitleri süpürebilirler.

Çok da ütopik değil bu. Katılımcı belediyecilik, CHP belediyeciliğinin de bir ilkesi ve gerçek katılım sadece belediye taleplerinin meşruiyet halesi değil, bütün olarak daha fazla demokrasinin inşasıdır. Madem ‘tek adam’ rejimine karşısınız, üretimde ve yönetimde, her yerde çok olanla birlikte olmalısınız… En azından bir süre.

‘Eğer ben İmamoğlu olsaydım’ böyle yapardım, her şey bir yana cüretli bir şeyler yapmanın keyfine bakardım ve aynı şeyleri yapmakla güzel günler gelir mi sanıyorsunuz?

Motorları maviliklere sürmek gerekmiyor mu?

(gazeteduvar)