AYKAN SEVER

Aykan Sever

Batı olmayan “Batı” derken biraz bilmece gibi konuştuğumun farkındayım, fakat bu sözleri siz Avrasya olmayan “Avrasya” diye de okuyabilirsiniz. Niye bu sözcüklere ve sembolize ettikleri coğrafyalara belirsizlik yüklediğime gelince aslında tam da içinde yaşadığımız dönüşümün tarif edilemezliği ya da edilebildiği kadarını simgelemesi sebebiyle denilebilir. Tam bir tanımlama yapamayışımızın nedeni henüz olmakta oluşu. Bu sadece bana has bir zaaf değil şükür ki. Çünkü coğrafyalar sonuçları uzun vadede görülecek olan sosyal-siyasal-kültürel değişimler, iç içe geçmeler ve ayrışmalar nedeniyle pekala yeni kimlikler edinebilir, edinecek.

Fakat her şeye rağmen bazı istikamet olasılıklarını (en nihayetinde bir şey ifade etmese de) görmek mümkün. Örneğin AB, (Trump’ın da hareketlendirdiği 2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen statükonun dağılma eğilimleri zemininde) Almanya-Fransa’da yoğunlaşan sermaye kesimlerinin talepleriyle daha güçlü-merkezi-küresel bir aktör olmaya çalışıyor. Bunun bir ayağını ABD’nin geleneksel politik kesimleri tarafından ona yüklenen “Rusya karşıtılığı”nı da aşındırarak yapmayı zorluyor. Ne derece başarılı olur şüpheli en azından Polonya gibi ABD etkisindeki ülkeleri aynı çatı altında tutmaları şu koşullarda zor gözüküyor. Fakat dünyanın her yerindeki gibi AB’nin geleceği de farklı güçler arasındaki çekişmelerin ürünü olacak. Örneğin Trump yerine başka bir başkanın seçilmesi, Britanya halkının mücadele ederek Brexit’ten vazgeçmesi gibi olasılıklar pekala bu senaryoların farklı bir biçimde yeniden yazılması anlamına gelebilir…

TC’nin pozisyonuna gelince 5’incisi Ankara’da yapılan Astana toplantılarında da görüldüğü üzere Putin yönetiminin dikte ettiği mutabakat metinlerinin hık deyicisi olmaktan öte değil. Her zamanki gibi zaten tutmayacağı sözlerin altına imza atmanın rahatlığı ile hareket etse de işlerin sahada bu tür bir vurdum duymazlığı kaldıracak hali yok ve olmayacak. Elindeki tek koz “Trump’la görüşme” kısa zamanda İdlib’deki savaşın yeniden hareketlenmesiyle pekala bir koz olmaktan çıkabilir. Amerikan yönetiminin burada El Nusra’yı açıktan olmasa bile destekleyerek Esad ve müttefiklerine kolay bir zafer bahşetmeyeceği görülüyor. Bu tür bir gelişme halinde TC’ye ait/desteklenen unsurların kendi bütünlüklerini koruyacağı bile şüpheli. “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğü” vurgusuyla başlayan metne imza atmak (imza atanların tamamının işgalci pozisyonda olması çelişkisini bir kenara bırakarak) şimdilik TC için hala zaman kazandırsa da İdlib sonrası ister istemez işgal ettiği başka bölgelerden de çekilmesinin zorlanması anlamına gelecek. İran ve Rusya bu bölgeler için ses çıkarmayarak, TC’yi ABD ile karşı karşıya getirebilme olasılığına oynadıkları görülüyor.

Üstü kapalı ifadelerle “Suriye’nin kuzey doğusunda toprak bütünlüğüne saygı temelinde istikrar sağlanabileceği ve bu doğrultuda çabalarını koordine edilmesi” yaklaşımları bunun bir ifadesi gibi. Toplantı öncesi Esad’ın aslında Erdoğan’a yazılmış ama BM’ye gönderilmiş mektubu da bu mutabakatın bir alt metni olarak okunabilir. Burada dikkat edilmesi gereken bir şey de İran-Rusya-ABD’den hiç birinin Güney Kürdistan’a dönük yürütülen TC işgaline ses çıkarmaması.

Şimdilik Erdoğan’ın temsil ettiği iktidar bloku Rusya’ya görüntü de olsa teslim olmuş bir halde. Bunun ana nedeni bazılarının umduğu gibi “avrasyacılık” değil. Emperyalist güç, Sünni dünyanın lideri olma hayalleri işin bir boyutunu oluştursa da asıl mesele Erdoğan’ın tahtan inme korkusu ve bu korkunun yarattığı çaresizlik. Keza “avrasyacılık” imrendiği Batı karşısında Rusya Federasyonu için etkinlik alanını artırmak, emperyalist hiyerarşi içinde pozisyonunu kuvvetlendirmek anlamına gelebilir, fakat TC için (tıpkı Ermenistan ve İran’ın yaşayacağı gibi) Çin’in ağır bastığı, Rusya’nın da askeri-siyasi düzeyde yer aldığı yeni bir bağımlılık ilişkisine dahil olmaktan başka bir anlama gelmez. Fakat mevcut iktidar blokunun derdi saltanatlarını korumaktan öte bir şey olamayınca evdeki bulguru da bu yeni efendilere teslim etmekte tereddüt etmeyeceklerdir. Nitekim TC’nin, S-400, Akkuyu Nükleer Santralı, Türk Akımı-2, 78 adet SU-57 siparişi, mali işlemlerin ulusal para birimleri üzerinden yapılması falan derken Putin yönetiminin kayığına kendini bağladığı görülüyor. ABD yönetimi içindeki farklı tutumlara oynamanın da mutlaka bir limiti var. Evet ABD’de hiç bir kesim şimdi TC’yi kaybetmek istemiyor, fakat kaybettiklerini gördükleri anda daha fazla faullü oynamaktan da çekinmeyeceklerdir.

Son olarak, bütün yaşananların üzerine Suriye için “Arap” vurgusu yapmak ve “gayrimeşru özyönetim teşebbüsleri” deyip kuzey Suriye’de şekillenen demokrasi arayışlarını mahkum etmek ve daha da önemlisi anayasa yazım komitesi gibi halkların iradelerini tanımayan oldu bittilerle yeni çatışma zeminleri yaratırken bu belgelere doğrudan ya da dolaylı imza atanlar demokrasiden aslında ırkçılık ve diktatörlükten başka bir şey anlamadıklarını sergilemekteler…         (yeniozgurpolitika)