Ragıp Zarakolu

El konan kitapların konulduğu Sultanahmet Adliyesinin bodrum katına indim. O upuzun binanın boydan boya giden bodrum katı, toplatılmış kitaplarla doluydu.

12 Eylül cuntasının dikta yönetimi altında birçok kitap, dergi, yayın sıkıyönetim komutanlıkları tarafından toplatıldı. Ünlü 1402 sayılı kanunun onlara verdiği yetkiye dayanarak.

O zaman 1402 vardı. Şimdi KHK’lar. O zaman askeri yönetim vardı, şimdi sözde sivil!

Üniversiteden atılan akademisyenler 1402’likler diye anılırdı; şimdi onlara KHK’lılar diyoruz.

O zaman cunta bu temizlikleri yapıyordu, şimdi hükümet de kalmadığı için, devletlu başkanlık sistemi.

Hani Dimyat’a giderken evdeki darıdan olmak derler.

Başkanlık sistemi de ona benzedi.

Askerden yakayı kurtaralım derken, “Başkan”a yakayı kaptırdı birleri.

Nedense poposu koltuğa oturan birileri, onu terk etmek istemiyor. Acayip bir tutkal söz konusu herhalde.

Bolivya’da ilk defa ülkenin yerli halkından bir başkan çıktı. İyi işler de yaptı. Ama o da o tutkuya kaptırdı kendini. Ama yiğidi öldür hakkını yeme, istifa etti kitlesel tepki karşısında. Yüksek Mahkeme de Yüksek Seçim Kuruluna karşı hemen soruşturma açtı.

Bolivya’yı severim. 1950’li yıllarda madenciler başkaldırdı, başkenti ele geçirdi. Hani bizim Zonguldak’takiler gibi. Neredeyse Ankara yürüyüşü ile Özal düşmek üzere idi. Ama sendikal lider maalesef, sattı demeyelim de, tamah etti bir şeylere.

Bolivya madencileri ise orduyu kurum olarak ilga etti o zaman. Kısa bir dönem ama olsun!

Mesela, RTE’nin pek sevdiği Madura da koltuğa yapışanlardan. ABD’ ye direnen, Obama’ya Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı hediye eden, bir anlamda “oku da gel” diyen Hugo Chavez’in mirasını piç etti.

12 Eylül cunta yönetiminin sevdiği işlerden biri de kitap toplatmak ve yasaklamaktı.

Ama o zaman bile askeri hâkim ve savcılar arasında yasalara bağlı kalmaya çalışanlar, bunun bedelini bazen sürgün ile ödeyenler de vardı. 1982 karanlık yılında ANZ, Türkiye sosyalist hareketinin ilk yükseliş dönemine ilişkin Akademisyen Mete Tunçay’ın “Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler” adlı kitabını yayımladı. Emniyette bir komiser, ona “biz bir kuşağı mahvettik, siz neyi hortlatmak istiyorsunuz” diye bağıracaktı. Kitabı teslim etmediği için Metris’te hapis yattı bir süre. Ama hem Ayşe Nur hem Mete Tunçay beraat ettiler. Hatta heyet kitabın iadesine ilişkin karar verdi.

Buna dayanarak, el konan kitapların konulduğu Sultanahmet Adliyesinin bodrum katına indim. O upuzun binanın boydan boya giden bodrum katı, toplatılmış kitaplarla doluydu. Hatta bazı küçük kitapçıklardan bir ikisini cebime koymuştum çaktırmadan.

Mete Hocanın kitabını yeniden dağıtıma koyduk. Sonra bir haber, Ankara’nın Cumhur, Erdal, Erdost dahil büyük kitapçıları gözaltında bu kitaptan dolayı. Ankara emniyetine beraat ve iade kararını hemen ilettikten sonra serbest bırakıldılar.

Ama bir süre sonra Sıkıyönetim, kendi mahkemesinin kararını yok sayıp, 1402’nin verdiği yetki ile kitabı yeniden yasakladı. 1985’de İstanbul’da Sıkıyönetim kalkınca iade edilmesi gerektiği için, kalkmadan önce kitapları Seka’ya yollayacaktı.

Bu arada, Alan Yayınlarının ilk kitabı olarak yayınladığım, Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya”sı yasaklandı. O da beraat etti. Geri almaya gittiğimde, Sultanahmet Adliyesinin bodrum katı bomboştu. Kitapların hepsi Selimiye Kışlasında yakıt olarak kullanılmıştı.

Korkudan aileler çocuklarının kitaplarını yakıyordu sobalarda. Kitapevleri, sakıncalı olabilecek kitapları Kadıköy’de denize atıyordu.

Bazı sivil mahkemeler, eskiden legal olan kitapları “ihtiyati tedbir” gerekçesi ile toplatıyordu. Bizim Lukacs’ın “Lenin’in Düşüncesi” adlı kitabı İzmir 2. Sulh Ceza Mahkemesinin kararı ile toplatılmıştı.

Bilim ve Sosyalizm Yayınlarının cesur editörü Süleyman Ege, böylesi kararlara itiraz edince, Sıkıyönetim bütün kitaplarına el koyma kararı koyup hepsini imha ettirecekti. Bundan dolayı biz Lukacs’ın toplatma kararına itiraz etmeyecektik.

Şimdi, bazı “sivil” mahkemelerin, bazı onurlu askeri hâkimlerin 80 cuntası dönemindeki hukuka bağlı kalmaya çalışırken “legal” kitapları yasaklayan “sivil” meslektaşları gibi, kitapları yasaklayıp, imha ettirdiğine tanık oluyoruz. Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın “Dersim’in Kayıp Kızları” sözlü tarih kitabı (İletişim Yayınları), Refahiye savcısının talimatı ile yakılmış. Salih Aksoy’un “İbrahim Kaypakkaya’nın Hayatı ve Fikirleri” (Kalipso Yayınları) adlı kitabı ile birlikte.

General Kenan Evren’in eşi de “Dersim’in Kayıp Kızları”ndan biri idi.

Türkiye Yayıncılar Birliğinin bu yıl, Avesta yayınları Editörü Abdullah Keskin’e Yayınlama Özgürlüğü Ödülü vermesi çok yerinde oldu. Avesta’nın da bazıları 20 yıl önce yayınlanmış birçok kitabı, bazı gayretkeş “sivil” savcıların talebi ile yasaklandı.

Bazı “sivil” yurttaşlarımız da “özürlü” çocukları protesto ediyor, Nazi Almanyası’nı hatırlatırcasına.

Boşuna dememiş büyük Alman ozanı Heinrich Heine, “kitapları yakanlar bir gün insanları yakar” diye.     (artigercek)