Metin YeğinMetin Yeğin

İktidara mektup vermek, onu rasyonel düşünmeye davet etmek, bir gerçeklik olarak halk diliyle ‘boş iştir’. İktidar, cinayet mahallini, sonradan bir daha gelmesine ihtiyaç olmayacak kadar iyi biliyordur, hatta oranın sahibidir bile.

‘Kanal İstanbul’ inşası tam olarak yeni bir kent inşasından başka bir şey değildir. Bütünüyle basit! bir neoliberal faaliyettir yani. Sadece boyutları, kaçak çıkılan üç-dört kattan, yer küreye kadar inmek isteyen AVM tabanından ya da uçak yollarını sıyıran yükseklikten, fırsat bulup sınırsıza kadar ileri götürülebilen bir rant olmasıdır. Sınır tanımayan müteahhitlerin özgürleşme alanıdır acı bir ironiyle söylersek. Bu yüzden Afrika’nın en zengin insanlarından birini yaratan Angola yatırımları gibi bereketli bir ranttan kolayca ya da mucizevi bir şekilde iktidarın vazgeçebileceğini düşünmek boş bir hayalden başka bir şey değildir. Ve gerçekte hiç kimse de bundan vazgeçeceklerini zannetmiyordur aramızda zaten. Çünkü ‘Kanal İstanbul’ bir zorunluluktur iktidar için.

Öncelikle finansal bir zorunluluktur bu. Basitçe, her ayın sonu çoğumuzun, ATM’ler karşısında yaptığımız aylık spora benzer bu iş. Henüz kredisi bitmemiş bir kredi kartından çekip, bir diğer kredi kartının parasını ödeme milli sporunun, biraz daha büyük, oldukça büyük çaplısını düşünün. Tam anlamıyla finansal olarak böyle bir şeydir bu. Neoliberal kent borçları, köprü, otoban, viyadük filan neler yaptırdıysak müteahhitlerimize, bu işlerin kredi borçlarını ödemek için ihtiyacımız olan daha büyük dozda finansı, altın vuruşla kendimize enjekte etme çabasıdır. İktidar dahil herkes bilir tabii ki ATM’den, bir kredi kartından çekip, diğerinin borcunun yatırılmasının bir intihar olduğunu ama başka çareniz yoksa ya da kart haczi başkasına gelecek, borcu başkası ödeyecekse sonuna kadar gider bu iş. Allah kimseyi parayla terbiyesiz etmesin. Sonu yoktur bunun.

Bu yüzden iktidara mektup vermek, onu rasyonel düşünmeye davet etmek, bir gerçeklik olarak halk diliyle ‘boş iştir’. İktidar, cinayet mahallini, sonradan bir daha gelmesine ihtiyaç olmayacak kadar iyi biliyordur, hatta oranın sahibidir bile.

Ayrıca mektubun politik bir etkisi olacağını düşünmek de oldukça naiftir. Bu müsabaka seyrinde kim, ‘bak adam mektup bile verdi diye’, etkisiz kümeyi terk edecektir? Mektubu hazırlayanlar sahiden böyle olacağına, bir an olsun inanmakta mıdır?

Kent, tesadüfi yan yana gelmiş binalar bütünü değil; onun bütün olarak inşası, iktidarın ve hatta sistemin doğrudan bir yansımasıdır. Bu nedenle Castells “Meydanlar ideolojiktir” derken doğru söylüyordu ama azdı da söyledikleri aynı zamanda. Çünkü sadece meydanlar değil, sokakların kendiliğinden oluşan, sistematik, mesela dar ya da geniş olması, evlerin küçük, büyük ve kimin tarafından nasıl yapılmış olması da ideolojikti.

Haussmann’ın Paris Komünü’nden sonra barikatlar kurulmasın diye isyanın sokaklarını yıkıp bulvarlar açması bile tek başına kent kimliği üzerinden iktidarı ve isyanı özetliyordu. İşte Kanal İstanbul da tam olarak, bugünün iktidarı ve yarınki soluksuz geleceğimiz başka bir şey değil. Ve buna karşı mektup arkadaşlığından başka bir şey kalmadıysa elimizde, vay halimize…

(gazeteduvar)