Bildergebnis für mustafa peközMUSTAFA PEKÖZ

Başbuğ, Ergenekon davasının sembolüdür. Yaptığı açıklamalar bir tesadüf değil, yaşanan süreçle doğrudan ilişkilidir. Türkiye yeni ve çok karmaşık bir krize doğru gidiyor.

ABD’nin 1947’de kurulan ilk Think-Tank kuruluşlarından olan Rand Corporation tarafından Pentagon için hazırlanan 277 sayfalık ‘Türkiye Raporu’ oldukça önemli ve ciddiye alınabilecek değerlendirmeler içeriyor. Önsözde belirtildiği üzere rapor Pentagon’un talebi üzerine hazırlanmış. Rapor Türkiye’nin son 20 yıllık politik sürecini ayrıntılı olarak incelemiş ve özellikle AKP’nin kuruluşundan bugüne kadar gelen süreci çok yönlü değerlendirmiş. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hem Gülen Cemaati’yle olan ittifakını hem 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra “Ergenekon” grubuyla olan zorunlu yakınlaşmayı ele alırken MHP ile ittifakın AKP’nin politik stratejisini önemli oranda değiştirdiğini belirtmiş,

Raporda ortaya konulan bazı değerlendirmeler ile Türkiye’nin bugünkü politik gelişmeleri arasında bir bağ var. Bu nedenle rapor sadece bir düşünce kuruluşunun sübjektif görüşlerini içermiyor esasen bugünkü politik dengelerdeki çelişkileri çok net olarak ortaya koyuyor.

Rapor, “Türkiye’nin değişken iç dinamiklerini, AKP hükümetleri altında 2002’den bu yana Türkiye’nin iç politik gelişimini, otoriter bir siyasal sisteme doğru kaymayı, büyüyen milliyetçiliği ve Temmuz 2016 askeri darbeye teşebbüsün ardından ortaya çıkan durumu” analiz ediyor. Aynı şekilde “hükümet ile Kürt nüfusu arasındaki gerginlikleri, Kürdistan İşçi Partisi (Partiya Karkerên Kurdistanê [PKK]) ile başarısız barış sürecinden sonraki ayaklanma denemelerini” yorumlayarak devletin bugünkü Kürt politikasını değerlendirmeye alıyor. Daha sonra “Türkiye’nin dış politika, karar alma, sivil-asker ilişkileri ve gelecekteki muhtemel seyri üzerindeki etkilerini, Türkiye’nin komşuları, AB ve NATO ile ilişkilerindeki önemli eğilimleri ve itici güçleri ve ABD ulusal güvenlik ve savunma planlamasının etkilerini” inceleme konusu yapıyor.

Raporda, bütünlüklü bir değerlendirmeden sonra bazı saptamalar yapılıyor: “2019’da Cumhuriyet Halk Partisi (Cumhuriyet Halk Partisi) adaylarının Türkiye’nin en büyük on kentinin altısında belediye başkanı seçilmesi -özellikle İstanbul’daki Ekrem İmamoğlu’nun kesin zaferi- Erdoğan ve AKP’nin yenilmez olmadığını gösterdi.”

“Erdoğan’ın öngörülebilir gelecekte 2008-2015 yılları arasında sürdürülen PKK ile barış görüşmelerini canlandırması pek mümkün değil.”

Raporda en çok ilgi çeken ve son derece önemli olan bölümde şunlar belirtilmiş: “Orta seviye subayların askeri liderlikten son derece hayal kırıklığına uğradığı ve darbe sonrası devam eden tasfiyelerden endişe duydukları bildirilmektedir. Bu hoşnutsuzluk bir noktada başka bir darbe girişimine bile yol açabilir ve Erdoğan tehdidi ciddiye alıyor gibi görünüyor.”

Pentagon’un hazırlamış olduğu rapor, Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel politikalarını değerlendirirken iç politikadaki yansımalarına dikkat çekiyor. AKP’nin otoriterleşen yönetim anlayışına vurgu yaparken esas dikkat çeken, ordu içerisindeki huzursuzluğun arttığını ve bunun da ‘bir darbe girişimine’ yol açabileceğini belirtmesidir.

15 Temmuz 2016 tarihinde merkezinde Gülen Cemaati’nin olduğu darbe girişiminden sonra Türkiye’nin iç politik denklemi ciddi oranda değişti. Darbeye karşı mücadele gerekçesiyle anti demokratik uygulamalar Kanun Hükmünde Kararnamelerle yerleştirildi. Darbeci Gülen Cemaati’nin devlet içerisindeki örgütlenmesine yönelik tasfiye kararı fiilen yaşama geçirildi. Özellikle ordu içerisindeki gücünün etkisizleştirilmesi için Erdoğan ve iktidarı bütün olanakları kullanırken, geçmişte kendisini savcı yerine koyduğu Ergenekon davalarının hemen hemen tamamı beraatle sonuçlandı.

Gülencilerin özellikle ordu, polis ve yargıdaki gücünün tasfiyesine kesintisizce devam edilirken izlenen stratejinin ciddi zafiyetler içerdiği görülüyor. Gülen Cemaati’yle şu veya bu şekilde bağları bulunduğu gerekçesiyle yüzbinlerce insan hakkında hukuki işlem yapıldı ancak stratejik kadrolarının kaç tanesinin tutuklandığına dair somut bir bilgi bulunmuyor.

Darbe girişiminden sonra Erdoğan, devlet içerisindeki güç dengelerini dikkate alıp zorunlu olarak ittifak güçlerini değiştirdi. Başta AKP olmak üzere birçok siyasetçi tarafından ‘Hizmet Hareketi’ olarak tanımlanan ve sistem içerisinde örgütlenebilmesi için bütün olanakların sunulduğu darbeci Gülen Cemaati ‘silahlı terör örgütü’ kapsamında ele alındı. AKP, özellikle de Erdoğan bütün dikkatini Gülencilerin tasfiyesine verdi desek yanlış olmaz. Bunu tek başına yapamayacağını bildiği için Ergenekon davasında yargılanan ve yine bir dönem darbe hazırlığında olduğu iddiasıyla yargılanan generallerle ittifaka yöneldi. Erdoğan iktidarını devlet içerisindeki dengelere göre koruduğu için ittifak ilişkilerini de zorunlu olarak değiştirmiş oldu.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’nin hem bölgesel politikaları radikal bir şekilde değişti hem de iç politikadaki dengeler ciddi ölçüde farklılaştı. Burada birkaç saptama yapmak gerekir.

Birincisi, Gülencilerin darbe teşebbüssünden sonra Erdoğan’ın iktidar hakimiyetinde ciddi bir kırılma yaşandı. Kamuoyunda Ergenekon olarak tanımlanan eskiden “darbeci” görülen grupla kurduğu ilişki bütünüyle zorunluluğa dayanıyor. Burada hiçbir şekilde karşılıklı bir güven söz konusu olmayıp bütünüyle devlet içi dengeler belirleyicidir.

İkincisi, yeni müttefikleri Erdoğan ile ittifak kurarak, dahası Erdoğan’ın politik açmazından yararlanarak Gülencilerin sistemin en küçük kurumundan tasfiyesini sağlama görevini AKP’ye verdi. Bu görevin tamamlanmasıyla politik dengeler yeniden gözden geçirilecektir.

Üçüncüsü, bugünkü politik süreci idare edecek ekip de değiştirildi. Ergenekon davalarında, davaların avukatı olduğunu iddia eden Baykal etkisizleştirildi, yerine de doğrudan Erdoğan üzerinde ve gölge cumhurbaşkanı olarak bir rol üstlenen Bahçeli getirildi. Bahçeli’nin de bu misyonu tamamladığı anlaşılıyor.

Dördüncüsü, Türkiye’de cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş, Erdoğan’ın çok isteyip de mutlak olarak sağlamak istediği bir değişim olmayıp, ittifak kurduğu yeni gücün devlet yönetme stratejisinin bir parçasıdır. Gücün merkezileştiği bir devam mekanizmasının kurulması, esasen Erdoğan sonrası bütünüyle devleti kontrol edilip iktidar olmayı planlayan gücün stratejik bir hamlesidir.

Beşincisi, Türkiye’nin dış politikasının bütünüyle savaşa endekslenmesinin esasen Erdoğan’ın ittifak yaptığı gücün bir yönelimi, dahası kararı olduğu açıktır. Bunun birçok gerekçesi olabilir. Ancak şu an üç noktaya dikkat çekelim. Öncelikli olarak hem Ergenekon davalarında hem de Gülencilerin darbe girişimi nedeniyle Türk ordusu çok ciddi bir prestij kaybetti. Her iki dönemde komuta kademesi bütünüyle etkisiz kaldı. Emir-komuta sistemi çöktü. Devlet üzerindeki hakimiyetinin çökmesinin çok ötesinde nerdeyse yarısına yakınının ‘terörist’ görüldüğü bir ordu gerçeği ortaya çıktı. Orduya bu prestijin yeniden kazandırılması devletin stratejik geleceği bakımından son derece önemliydi. Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonları ile bu süreç başlatıldı. Daha sonra ‘Barış Pınarı’ operasyonu, Libya’ya gitme planları ve en son İdlip hamleleri ordunun hem kaybolan prestijini hem de savaş kabiliyetini geliştirmeye yönelik hamleler olarak görebiliriz. Bir başka önemli nokta, bugün Erdoğan’ın ittifak yaptığı kanadın, ABD-AB-NATO merkezli politikaların yerine Rusya-İran merkezli pratik politikaları tercih etme eğiliminin ön plana çıkmasıdır. Diğer bir faktör de ordu içerisinde güç ilişkilerindeki farklılaşmanın giderek çok daha belirgin hale gelmiş olmasıdır. Ordunun ülke dışı operasyonlarla meşgul edilerek esasen kendi içerisindeki olası bir çatışmayı engelleme planıdır. Kamuoyunda orduya prestij kazandırma hamlesi taktik ancak ittifak ilişkilerini değiştirmek hamlesi stratejik olduğu görülüyor. Erdoğan’ın ABD merkezli NATO ile sorun yaşamak istemediği açık olmasına rağmen ortaya çıkan tablonun tersi bir durum olduğu görülüyor.

Altıncısı, Erdoğan ile ittifak içerisinde devlete hâkim olmak isteyen güç, Erdoğan’ın hiçbir şekilde özellikle askeri ya da silahlı bir güç olmasını istemiyor. Bu nedenle SADAT olarak bilinen silahlı örgütlenmenin dağıtılması için Erdoğan’a ciddi baskılar yaptı ve bu silahlı birimin kurucusu eski bir subay olan Tanrıverdi, çok açık olarak istifaya zorlandı. Önümüzdeki süreçte bu tür istifalar veya emekliye ayrılmalar sürpriz olmaz.

Yedincisi ise Türkiye’nin iç dinamiklerinde güvenlik politikalarını sürekli ön planda tutmak ve içte sürekli bir gerilim yaratmak istenildiği görülüyor. Kürtlere yönelik politik tasfiye planının en üst seviyede yaşama geçirilmesine karar verildi. HDP’nin kazanmış olduğu belediyelere kayyım atanması, Erdoğan’ın belirlediği politik bir tercih değildi. Uygulandı ve Erdoğan’a kabul ettirildi. Alevilere yönelik izlenen gerilim stratejisi de buna benzer politik karardır. Muhalefete karşı sert önlemlerin alınarak gerilim politikasının geliştirilmesi, AİHM ve AYM kararlarının uygulanmaması, hukukun üstünlüğü ilkesinin aleni olarak çiğnenmesi iç toplumsal dinamikleri kışkırtma eğilimi taşımaktadır. Özellikle Kürtlere ve Alevilere yönelik izlenen politika Türkiye’nin politik krizinin en önemli iki sorunudur. Bunun sürekliliği iç politik kaosu tetikleyecektir.

Rand Corporation tarafından hazırlanan rapor yukarıda sıraladığımız bütün sorunlara kapsamlı olarak değiniyor ve birbiriyle bağlantılı birkaç olasılıktan bahsediyor:

  • Erdoğan’ın devlet içerisinde ittifak yaptığı gücü arkasına alarak daha da totaliter bir sisteme doğru kayabileceği,
  • Erdoğan’ın NATO’dan koparak Avrupa Birliği’yle ilişkilerini bitirme noktasına getirerek Avrasyacı bir çizgiye kayabileceği,
  • İç politik dengeleri hesaplayarak NATO’ya yeniden yaklaşabileceği ve AB ile ilişkileri yeniden düzeltebileceği,
  • 31 Mart Yerel Seçimlerinde Erdoğan’ın yenilebileceğinin muhalefet tarafından görüldüğü, muhalefetin birlikte hareket etmesi halinde bir sonraki seçimleri kazabileceği,
  • En kötü senaryo da, ordu içinde rahatsız olan, özellikle orta kademe subayların bir darbe düzenleme olasılığından söz ediliyor.

Rapor, darbenin kimler tarafından gerçekleştirilebileceğine dair somut bir belirleme yapmıyor ama Pentagon’un bu süreci dikkatle takip etmesi gerektiğini söylüyor. Anlaşılan şu; ABD ve NATO, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde açık tutum almadı. Eğer darbe girişimi başarılı olsaydı aktif olarak desteklenecekti. Eğer böylesi bir süreç yaşanırsa Pentagon’un hazırlıklı olması gerektiği belirtiliyor.

İlker Başbuğ’un yaptığı çıkış öylesine tesadüfen yapılmış bir çıkış olmayıp bu sürecin bir parçasıdır. Muhatabı doğrudan Erdoğan’dır. Başbuğ, Gülen Cemaati’nin siyasi ayağının esasen AKP iktidarı olduğuna işaret ediyor. Cemaat’in devlet kurumlarındaki gücünün önemli ölçüde kırıldığını ancak siyasal gücünün korunduğu mesajını veriyor. Bunun için de hedef belirliyor. Erdoğan’ın AKP grubuna çağrı yaparak dava açmalarını istemesi de Başbuğ’un mesajının politik sonuçlarını gördüğü için en üst düzeyde bir tutum almasıdır. Yani kartların yeniden dizileceği bir süreç başlayabilir.

Başbuğ, Ergenekon davasının sembolüdür. Yaptığı açıklama bir tesadüf değil. Yaşanan süreçle doğrudan ilişkilidir. Türkiye yeni ve çok karmaşık bir krize doğru gidiyor.

Yakın bir gelecekte, dış politikadaki başarısızlığın ve iç politik krizin faturasının Erdoğan’a çıkartılması için bazı planların yapıldığı anlaşılıyor.

Sonuç

Rand Corporation raporunda darbe girişimlerinin dahi telaffuz edilmesi pis kokuların ciddiyetini belirtiyor. Yeni bir darbeye pek olasılık vermiyorum ama ne olursa olsun bunun telaffuz edilmesi dahi ciddi bir tehlikedir ve Türkiye toplumuna kaybettirir. Her şekilde karşı çıkılması gerekir. Türkiye’nin sorunlarını darbeler çözmez, çözmediği görüldü. Türkiye’nin sorunları demokratik siyaset alanı genişletilerek çözülür. Başka her alternatif kaybettirir.

(sendika)