Saadet Partisi'nin çağrısıyla Yenikapı Meydanı'nda "Büyük Kudüs Mitingi" düzenlendi. Mitinge, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu (ortada), CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu (sağda) ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu (solda) da katıldı. ( Ahmet Bolat - Anadolu Ajansı )

İrfan Aktanİrfan Aktan

Öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu ve ekibi, AKP’nin elindeki “İslâmcılık kartını” almakta kararlı. Fakat laik, sol cenahın tepkilerini, hatta küskünlüğünü göze alarak muhafazakârların “kalbini” fethetmeye yönelik bu çabanın CHP’yi giderek muhafazakâr, İslâmcı söyleme bağımlı hale getirmemesi de zor görünüyor.

CHP’li bir milletvekiline, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Saadet Partisi tarafından Yenikapı’da düzenlenen, II. Abdülhamit posteri altındaki Kudüs mitingindeki konuşmasını sorunca, önce benim yorumumu duymak istedi.

AKP’nin gitmesi için AKP’lilik yapılmasına, Kılıçdaroğlu’nun Kudüs’ü savunmak için İslâmcı söyleme başvurmasına gerek olmadığını, ilk Kudüs mitingi yapmış olan Erbakan’a teşekkür etmesine, “Mücahit Kılıçdaroğlu” edalarına anlam veremediğimi, bu söylemin İslâmcı cenahta karşılık bulmayacağına inandığımı söyleyiverdim.

CHP’li vekil girizgâhı kısa kesti ve yıllar önce Karadeniz’de yaşanmış bir olayı aktardı: “Bizim milletvekili adaylarımız Karadeniz’de dolaşırken iki bidon su taşıyan yaşlıca bir kadın görmüşler. Koşup elindeki bidonları alarak evine kadar götürmüşler. Sonra da kadına, CHP’nin milletvekili adayı olduklarını söylemişler.”

Vekil bu anekdotu bir soruyla bağladı: “Sence ne demiş olabilir kadın?”

El-cevap: “Size oy vermeyeceğim” mi demiş?

“Hayır, “neden önceden söylemediniz, ben bu suyla abdest alacaktım’ diye tepki göstermiş!”

CHP’li vekil, “ortalama vatandaşın” önemli bir kısmının hâlâ CHP’yi AKP ve Erdoğan’ın çizdiği resmin içine konumlandırdığını, Kılıçdaroğlu’nun bu resmi değiştirmek için yıllardır mücadele verdiğini ve nihayet AKP’den soğumuş İslâmcı kitlelerin nazarında büyük kabul gördüğünü anlatarak kapatıyor telefonu.

Bir ay kadar önce, Kılıçdaroğlu’nun çok yakınındaki bir isimle yaptığımız sohbette de benzer değerlendirmeler duymuştum. Öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu ve ekibi, AKP’nin elindeki “İslâmcılık kartını” almakta kararlı.

Fakat laik, sol cenahın tepkilerini, hatta küskünlüğünü göze alarak muhafazakârların “kalbini” fethetmeye yönelik bu çabanın CHP’yi giderek muhafazakâr, İslâmcı söyleme bağımlı hale getirmemesi de zor görünüyor.

Aslında başta CHP olmak üzere genel olarak muhalefetin AKP’yi ayakta tutan gücün İslâmcılık olduğuna dair ezber üzerine biraz düşünmesi gerekiyor. Aksi halde “muhafazakâr” kitlelere ulaşmak için muhafazakârlaşmak, İslamcılaşmak tek seçenek haline gelir. Bu da CHP ve genel olarak muhalefeti giderek asli tabanından uzaklaşmaya, giden AKP’nin zihniyetini devralmaya yöneltir.

Oysa AKP’nin İslâmcı söyleminin sıradan yurttaş üzerindeki etkisi, zannedildiğinin aksi olabilir.

“Yalnız olmadığımızı hissetmemiz önemli” diyordu, geçen haftaki söyleşimizde psikiyatri profesörü ve Türk Tabipleri Birliği eski başkanı Raşit Tükel ve devam ediyordu: “Bu da soruna toplumsal bir bağlam içinde yaklaşılmasıyla, eşitsizliklerin kaldırılması için verilecek mücadele, dayanışma ve bir arada olma ortamlarının yaratılması için gösterilecek çabayla mümkün görünüyor.”

AKP iktidarının uzatmalı ömrünün kilidi belki de Tükel’in yaptığı bu tespitte yatıyordur.

Zira başta yoksullar olmak üzere tek tek bireylerin “yalnızlık”, “kimsesizlik” duygusunu ve bu duygudan kaynaklanan güvensizliği, korkuları depreştirdikten (“prekarizasyon”) sonra onları İslâmcı veya Türkçü söylemle belli bir topluluğa dahil edip sadakacılıkla “beslediği” ve bunu iç-dış düşman üreterek koruduğu sürece iktidarını ayakta tutan AKP, tam da artık bunu yapma kabiliyetini yitirdiği için baş aşağı gidiyor.

O halde şimdi, açlıkla, yoksullukla, güvencesizlikle, geleceksizlikle kavrulan geniş halk kesimlerinin ihtiyacı bir “mücahit” mi, yoksa onların yalnızlık ve sahipsizlik duygusunu telafi edecek bir dayanışma siyaseti mi?

Söyleşimizde Raşit Tükel diyordu ki, “Biriken ve hedefini bulamayan öfkenin son aşamada ancak kişinin kendisine yönelerek bir çıkış yolu bulabildiğinden söz edebiliriz. Son dönemdeki intiharlara bu açıdan da bakılabilir.”

2001 krizi dönemini yaşayanların hatırlayacağı üzere o dönem “toplumsal patlamanın yaşanmaması” “toplumsal dayanışmaya” bağlanıyordu. Bu teze göre açlıkla boğuşan insanlar hısım-akraba dayanışması sayesinde ayakta kalabiliyordu. Ne kadar doğru tespitti, tartışılır.

Ancak ocakların yanmadığı soğuk duvarlar arasında milyonlarca çaresiz insanın, AKP’nin müsebbip olduğu toplumsallık yitimi yüzünden de günden güne yalnızlaştığı ve biriktirdiği öfkeyi bizatihi kendisine yönlendirmeye başladığını düşünebiliriz. Bireyin intiharı İslâmsızlıktan, “mücahitsizlikten” değil, açlık karşısındaki yalnızlıktan!

Eğer başta CHP olmak üzere muhalefet, toplumsallık yitiminin yarattığı yalnızlık duygusunun ve bunun sonucu olarak içe doğru patlamanın telafisini “AKP’ci” tarz ve söylemde görüyorsa, İslâmcı ve Türkçü söylemin karın doyuracağını ve bu şekilde tok hissedecek kitlelerin de kendilerini iktidara taşıyacağını düşünüyorsa, kulağı epey tersten tutuyor olabilir.

Bununla birlikte Karadenizli kadının, bidonlarını taşıyarak kendisiyle dayanışan CHP’lilere gösterdiği tepkiyi hatırlayınca, reçete yazmanın da her yiğidin harcı olmadığını teslim etmek gerekir.        (gazeteduvar)