İrfan Aktanİrfan Aktan

Her halükarda korona virüsü vesilesiyle milyarlarca insanın içine düştüğü mevcut korku ve kaygı, tek tek devletleri değil, muhtemelen tüm dünya sistemini geri dönülmez bir biçimde etkileyecek, hatta belki de yeniden belirleyecek, düzenleyecek. Bu açıdan bakıldığında korona virüsü sadece bir vesile.“Savaştayız, paniğe kapılmayın, güçlü olun” dedi, 16 Mart tarihli konuşmasında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron.

Evet çözüm varsa panik anlamsızdır. Peki ya çözüm yoksa? O zaman panik devrimci bir potansiyel de taşıyabilir. Hiçbir çaresi olmayan insandan panik yapmamasını istemek, durumu kabullenmesini, refleks göstermemesini istemektir ve bu istek de çoğunlukla iktidarlara özgüdür.

Bununla birlikte, Macron’un da dediği gibi, gerçekten de bir savaştayız. Ama bu savaşın bir cephesinde korona virüsü, diğerinde de “insanlık” yok. Meseleye virüsün gözünden baktığımızda, karşı cephenin vaziyetini idrak etmek daha kolay. Virüsün karşısındaki “düşman” tüm insanlık mı, insanlığın bir kısmı mı, hatta insan mı?

Korona virüsü, korkulanın aksine üzere mutasyona uğramazsa insanlığın bir kısmını, yeni nesli, çocukları kısmen “pas” geçiyor. Hasta ediyor ama istisnai hallerde öldürüyor. Özellikle 40 yaşına kadarki nesil içinden kronik hastalığı olmayan, sağlıklı, sınıfsal konumu sayesinde iyi beslenmiş ve vücudu dayanıklı gençler çoğunlukla yatağa düşmüyor ama kendilerinden zayıf ve yaşlıları enfekte ettiği zaman yatağa düşürüyor, hatta öldürüyor.

O halde korona virüsünün şimdilik “insanlık düşmanı” değil, belli gruptaki insanların düşmanı olduğunu kabul edebiliriz.

Virüsün hedef aldığı yaş grupları da aynı kaderi paylaşmıyor. Kronik hastalık, sağlığa erişim olanakları, sağlıklı beslenmiş olmak ve en önemlisi de “karantina” sürecinde dışarıda çalışmama ayrıcalığına sahip olanlar, avantajlı grup. O halde korona virüsü çocuk ve gençleri kısmen “pas” geçtiği gibi, “avantajlı” erişkinlerin de bağışıklık sistemini ve diğer korunma kalkanlarını kolay kolay delemiyor.

Kronik hastalığı olan yaşlıların da önemli bir kısmının gençliklerinde çalışma koşulları, kötü beslenme, kötü yaşam standartları mağduru olduğunu unutmayalım.

Hastalığın pas geçmediği bir kesim de “cahiller.” Tedbir almayı gereksiz gören milyonlarca insan var. Türkiye, İran bunun örnekleriyle dolu. İtalya’da da hakeza. Fakat cehalet de, çoğunlukla eğitim olanaklarına erişememişlerin, otoriter rejimlerin baskısı, kapitalist sistemlerin manipülasyonu altında sorgulama kabiliyetini büyük ölçüde yitirenlerin mağduriyetidir.

Kendisine korona virüsü teşhisi konan İran Sağlık Bakanı Yardımcısı İraj Harirçi, virüsün “demokratik” olduğunu ve “yoksul-zengin ayrımı yapmadığını” söylemişti.

Milyonlarca yoksulun hayatını hiçe sayan İran teokratik rejimini daha iyi “aklayan” bir söz olamazdı! Kendisi hastalığa yakalanmış ve “bakın, ben de yakalandığıma göre demokratik bir virüs” diyor.

Oysa İran’ın ayrıcalıklı sınıfı kendini büyük ölçüde muhafaza ederken, günlük yevmiyeyle geçinen, yahut dini motivasyonla korunmayı gereksiz bulan milyonlarca İranlı, mayınlı tarlada sahipsiz ve “yürümeye” zorlandı, zorlanıyor.

Aynı sonuç, farklı bir yaklaşımla İngiltere’de, ABD’de, İtalya’da, Türkiye’de ve daha pek çok ülkede yaşandı, yaşanıyor.

ALT SINIFLARIN KOKUSUNA KARŞI KOLONYA!

Türkiye’de olduğu üzere ayrıcalıklılar ve onların muhafızı, müttefiği olan iktidar sosyal mesafelenmeye dikkat çekerken, sınıfsal mesafelenmeyi de muhafaza etmeye özen gösteriyor: Şirketler kurtarılacak, halka da hak ettiği üzere kolonya dağıtılacak. Alt sınıfların açlıktan kaynaklı ağız kokusu egemenleri rahatsız etmesin diye kolonya, evet.

Türkiye’nin bu yaklaşımının maliyetini görmemiz çok kolay olmayacak. Zira tek sesli bir medya dolayısıyla, kaç insanın heba olduğunu büyük olasılıkla hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Otoriter rejimler böylesi günler için var işte. Sermaye, iktidarı böylesi kara günler için ayakta tutmuşken, şimdi de sermayeyi ayakta tutma işi iktidarda. Kazan-kazan modeli bu.

AKP dışındaki Türkiye siyaseti ise yakın zamana kadar meselenin ciddiyetini idrak edebilmiş değil. Muhalefet, bugün bile ezberlenmiş yöntemlerle, ezbere söylem ve nutuklarla, klasik salon toplantılarıyla, üzerine etraflıca düşünülmemiş “fikirlerle” yoluna devam edeceği günleri sabırsızlıkla bekliyor.

VİRÜS GÜNLERİNDE MUHALEFET: YÜZÜNE FENER TUTULMUŞ TAVŞAN

İktidar sermaye lehine tarafını ilan ederken, muhalefet tam olarak meseleye nereden gireceğini kestiremiyor, bir Twitter kullanıcısının ifadesiyle “yüzüne fener tutulmuş tavşan gibi” olduğu yerde kalakalıyor.

Oysa korona virüsü vesilesiyle insanlık açısından bir çağ kapanıp yeni bir çağ açılıyor. Bu yeni çağa ayak uyduramayan siyasetlerin de, “kurtarmayı” vaat ettikleri kesimlerin de işi çok zor.

Çünkü halihazırda bildiğimiz dünyanın sonunu seyrederken, aynı zamanda yeni dünyanın kuruluş hazırlıkları da yapılıyor. Dünya ölçeğinde muhalif hareketler virüs mağdurlarının canının derdindeyken, otoriter rejimlerin, gelişmiş kapitalist güçlerin yeni dünyaya dair tasarımları ihmal ettiğini düşünmek, hele hele hiçbir mücadeleye gerek olmadan, korona virüsünün görünür kıldığı tablo sayesinde kapitalizmin ve iştirakçilerinin berhava olacağını beklemek, giyotinin altına kafa uzatmaktan farksız.

VİRÜS ÇAĞI

İçinde olduğumuz binyıl, ABD’deki 11 Eylül saldırılarıyla başlamış ve iktidarlara nerede olursa olsun “tehlike” fark edildiği anda “teröre karşı”’ insan haklarını, hukuku, her türlü bağlayıcı kaideyi rafa kaldırılarak “müdahale” etme fırsatı yaratmıştı. 11 Eylül’ü “yeni çağın başlangıcı” olarak yorumlayanlar, belli ki bugünleri öngörememişti. Oysa yeni çağın 11 Eylül’le değil, yakın tarihli pek çok salgından da daha büyük etkiler yaratan korona virüsüyle başladığı görülüyor.

İnsanlığın giderek “ölümsüzlüğü” tartışmaya başladığı bir çağda meydana gelen 11 Eylül saldırıları, bir anda bu “ütopyayı” ikiz kulelerle birlikte erteletmişti. Koronavirüs ise bunu büyük ölçüde yerle yeksan etmişe benziyor. Tabii virüs, “ari”, salgınlara karşı belki doğuştan bağışıklığı olan yeni bir nesil “üretim” hayalini de tetikleyebilir ama bu, büyük ve ayrıcalıksız kitlelerin değil, yine egemen seçkinlerin, kapitalist baronların hülyası olarak paralel evrende sürecek.

Her halükarda korona virüsü vesilesiyle milyarlarca insanın içine düştüğü mevcut korku ve kaygı, tek tek devletleri değil, muhtemelen tüm dünya sistemini geri dönülmez bir biçimde etkileyecek, hatta belki de yeniden belirleyecek, düzenleyecek.

Bu açıdan bakıldığında korona virüsü sadece bir vesile.

KORONADAN SONRA İYİ BİR DÜNYA KURULABİLİR Mİ?

Geçen haftaki söyleşimizde Doç. Dr. Evren Balta’nın da söylediği gibi: “Korona virüsünün yaşlıları, bağışıklık sistemi zayıf olanları, hastaları veya sağlık sistemine erişimi olmayan alt sınıfları yıkıma uğratması sadece bu virüsün özelliği değil, bu aynı zamanda insan eliyle yarattığımız toplumsal eşitsizliklerin dışavurumu. Bu virüs hepimize dokunuyor ama hepimizi aynı şekilde öldürmüyor, aynı şekilde etkilemiyor!”

Yani aynı kaderi paylaşmıyoruz. Virüs herkesi kaygılandırıyor ama herkese dokunmuyor. Korona virüsü ortak düşman değil, düşmanı görünür kılan bir tehdit.

Macron, “karşımızda bir düşman var ama görmüyoruz” diyordu. Haklı. Tıpkı ezilenlerin, kölelik koşullarında çalıştırılanların, “işe yaramazların” da karşılarındaki düşmanı idrak edememeleri, gözlerinin önündeki esas virüsü görememeleri gibi. Korona virüsünden sonra iyi bir dünya kurulması, ezilenlerin bu farkındalığa sahip olup olmamalarına bağlı olacak.

SON

(gazeteduvar)