AYKAN SEVER

AYKAN SEVER

Koronavirüsünün nereden çıktığı tartışması Trump’ın Çin’i ısrarla suçlaması sonrası yankı bulmaya başladı. Almanya’nın Çin’e şeffaflık talebi, İngiltere ve Avusturalya’nın Trump’a bu konuda verdiği destek nihayetinde Fransa’da Nobel Ödüllü virolog Profesör L. Montagnier’in “virüsün ancak laboratuvarda üretilmiş olabileceğini” ileri sürmesi bu tartışmanın daha da tırmanacağını gösteriyor. Tersini iddia eden bilim insanları da olduğu gibi Çin’in de buna karşılık suçlamaları var. Onlar da “virüsün ABD’de üretildiği ve Çin’e taşındığını” söylüyor. ABD bu suçlamalara yanıt vermezken Çin “komplo teorisi, virüsün bizden çıkmış olması ihtimali yok…” diyor.

Burada asıl sorun her iki taraf da “biz asla böyle araştırmalar yapmayız ve bunu ölümcül silah olarak kullanmayız…” dememeleri. Aslında söylemişler, ortada Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) başlığı altında 183 devletin imzaladığı bir belge var. Olmasının birçok katliamda ne kadar işe yaradığını ise biliyoruz. Örneğin Saddam’ın Halepçe’de kullandığı kimyasal bombaları kimin ürettiğini, Irak’a sattığını hatırlayan kaldı mı? Devletler birbirlerinin bu tür ölümcül silahlar yapabileceğini kabulleniyorlar, meşrulaştırıyorlar. Hele hele bir savaş içinde olduğunun bizden çok bilincinde olan ABD yönetiminin en güçlü yanı “savaş teknolojisi”ni yeterince kullanmamasını beklemek saflık olur. Bugün geçtiğimiz savaşlardan farklı olarak nasıl siber uzay ve onun olanakları bir savaş enstrümanı ise biyolojik silahların kullanılmasını hangi olmayan insani-ahlaki prensip engelleyebilir?

Trump’ın diline olayın “kaza mı, kasıt mı” biçiminde dolanması bu anlamda tesadüf değil. Trump elbette Korona karşındaki başarısızlığını örtmek için elinden geleni arkasına koymayacak. İçeride halkı tahrik edip “bir an önce normale dönülsün” diye mitingler tertip edip kendisini eleştiren valileri hedefe koyarken elbette dışarıda da “malum düşman”a karşı bir hamle yapacaktı. Bunda ters bir şey yok. Aslında bütün yaptığı ara sıra şaşkınlıklar sergilese de mevcut postmodern karakterli paylaşım savaşını sürdürmek ve bunun için elindeki psiko-politik olanakları da değerlendirmek. Örneğin Dünya Sağlık Örgütü’nü fonlamayı durdurması daha önce de yaptığı ortak organizasyonları etkisizleştirme politikalarının kuşkusuz devamı niteliğinde. Geçen yıl UNICEF bütçesinde kesinti yaparken Korona vb. bir bahane ortada yoktu. Ama yaptı. Çünkü öncelikleri farklı ve bu savaştan ABD’nin liderliğini koruyarak çıkmayı istiyor. Doğayı ya da insanlığı değil. Hiç kuşkusuz onun ABD’den anladığı da şahsı ve kendisini destekleyen sermaye kesimleri.

Korona’nın laboratuvarda üretilmesi meselesine gelince bu tamamen bir komplo teorisi olmayabilir. Şimdi böyle değilse dahi başka bir virüsün üretilmeyeceğinin ve kullanılmayacağının da garantisi yok. Açık olan şu an kendi savaşlarını yürütmek için Korona’yı kullandıkları. Burada biraz da sorun birçok ölümcül silahın mucidi olan bilim insanlarının, bunları gözlemlemeye çalışan gazeteci ve benzerlerinin Hipokrat Yemini gibi belli prensipleri barındıran bir taahhütnamesinin olmaması. Olsaydı işe yarar mıydı bilmiyorum ama yok! Elbette kapitalizmin ahlakı gereği önce patronlarının gözüne bakacaklar. Nitekim ve maalesef öyle de oluyor. Sonuçta ona göre konuşuyorlar, yapıyorlar. Virüs ister insanın doğaya dönük saldırganlığının sonucu yaşanan iklim krizinin bir parçası olarak gelişmiş isterse laboratuvarların bir ürünü olsun sonuçta insan vahşetinin yarattığı durumlardan biridir.

Görünen o ki Trump başarısızlıklarını kısa vadede paranın gürültüsünde boğmayı başarıyor. Geçtiğimiz hafta Twitter’dan paylaştığı bir dizi mesajla bazı eyaletlerde düzenlenen “evde kal” uygulamalarına karşı yapılan protestolara destek verdi. Başkan, hepsi “Demokrat” valiler tarafından yönetilen Michigan, Minnesota ve Virginia’yı ‘‘özgürleştirme’’ çağrısı yaptı. Bir an önce derdi “ekonomiyi canlandırıp” seçimleri kazanmak. Bu türden düşmanlaştırma faaliyetlerinin “Demokratlar”da da bir karşılığı var. Zaman zaman New York Valisi Bill de Bilasio bu tepkiyi açığa vuruyor.

Geçenlerde Trump’a “New York yardıma ihtiyaç duyduğunda sen neredesin? Dilini mi yuttun? Sayın Başkan, New York’u kurtaracak mısın yoksa New York için bırakın ölsün mü diyorsun?” diye seslendi. Asıl önemlisi ise bu durumun kendini terk edilmiş hisseden toplumun belli kesimlerinde yaratacağı tahribat. Bu hali hazırda Amerikan toplumda var olan çürümeyi, parçalanma eğilimlerini kuşkusuz derinleştirecektir. Ayrıca Pentagon, ABD ordusunun yurt içi ve yurt dışı seyahatlerini durdurmayı 30 Haziran’a kadar uzatırken “canlandırma” hamlesi ne kadar “uyumlu” ayrı mesele.

Çin’in marifetleri

Terazinin diğer tarafında yer alan Çin’e gelince elbette ABD’den işittiğimiz muhalif, şikayetçi sesleri burada duymuyoruz. Bu olmadıkları anlamına gelmiyor. Muhtemelen başka birçok bilmediğimiz şey gibi basına yansıma şansı bulamıyor. Dünyayı Çin merkezli yeniden kurmak isteyen ülkenin otoriter yönetimi açısından parti-devlete sadakat her şeyden önce geliyor. Bu yüzden basının “Çin’de her şey normale dönüyor…” haberleri yapması kaçınılmaz. Virüsün ilk yayılma evresinde de benzer haberler yapılıyordu. Bunların propaganda mı gerçek mi olduğu sorusu hep havada asılı kalacak. Fakat onların da Koronavirüsü paralelinde yaşanan süreci postmodern savaş içinde geliştirdikleri stratejiyi bozmadan ilerletmeye çalıştıkları görülüyor. Geçtiğimiz günlerde bu meselenin TC’yi ilgilendiren bir örneği de yaşandı.

Çin geçtiğimiz haftalarda Ermenistan’a yardım gönderdi. Kolilerin üzerinde “Dostluğumuz Ararat dağından daha yüksek, Yang-çe nehrinden daha uzun olsun” yazıyordu. Buna bu aralar “Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslüman” olan TC yönetimi “Bu Ararat mararat neyin nesi oluyo?” falan diye itiraz etti. Fakat sanki karşılarındaki Çin olduğu için bana sesleri biraz kısık çıktı gibi geldi. Sonra Ermenilere “Serde Osmanlılık var 34 ülkeye yardım yapmışken size de bir şeyler gönderelim” dediler ama Ermenistan’dan “İstemezük, kelin tırnağı olsa kendi başını kaşır…” türünden diyalektik yüklü veciz hatırlatmalar çabukça geldi. Şaka bir yana rejimin başı onca ülkeye yardım ettim diye Osmanlı gibi kostaklanacağına hazır SOYKIRIM’ın 105. yıl dönümü yaklaşmışken sorumluluğunu üstlensin, ÖZÜR DİLEsin. O zaman gerçekten Ermeni halkına yardım etmiş olur…

Çin’in Ermenistan hikayesi burada bitmiyor hatta yeni başlıyor da diyebiliriz. Ermenistan basınında Çin’in Avrasya bölgesinde Moskova’dakinden sonra ikinci büyük Çin Elçiliğini Erivan’a yapacağına ilişkin haberler var. Bu kuşkusuz Çin’i TC’ye karşı bir kalkan olarak görmek isteyen milliyetçi kesimleri sevindiriyor. Olayın Çin açısından asıl önemi ise bunun uzun vadede sonuçlarını göreceğimiz stratejik bir hamle olduğu gerçeği. ABD neden Bağdat’tan sonra en büyük elçiliğini buraya açmış ve neler yapıyorsa benzer işleri hatta daha fazlasını Çin de yapacaktır…        (yeniozgurpolitika.)