AYKAN SEVERAYKAN SEVER 

Şili’de birçok şey yolunda gitmiyor. Bazılarınızın başka yerlerde sanki daha iyi mi dediğini duyar gibiyim ama önce biz biraz Şili’yi konuşalım. Çünkü bu direnci bol ülkenin halklarından, başlarına gelenlerden öğrenebileceğimiz bir şeyler var sanıyorum.

Korona salgını sayesinde zorunlu mesafelenme Şililerin Ekim ayından beri devam eden direnişinde yapılan eylemlerin sıklığı ve büyüklüğünü değiştirse de halen salgına karşı alınan yetersiz önlemleri de kapsayacak tarzda hükümete karşı protestolar sürüyor. Hafta sonu tekrar yoğunlaşan Pazartesi günü de devam eden eylemlere yine polis saldırdı, çok sayıda kişi yaralanırken bunlardan beşinin polis kurşunuyla olduğu yerel medyaca ifade ediliyor. Eylemlerin kesintisizliğinde neoliberal Sebastián Piñera hükümetine karşı duyulan güvensizlikten öte bir emin olma hali yatıyor. Nitekim bunun hiç de boş bir yargı olmadığı salgın sürecinde insanları adeta “sürü bağışıklığı” vandallığına terk eden politikalarda da görüldü. İnanılması size güç gelebilir ama bazı bölgelere herhangi bir sağlık yardımı ulaşmadığı gibi tıbbi yardım almak için kırlardan gelen insanlar yer yer polis şiddetine maruz kalıyor. Kapitalist talanın yol açtığı önemli sorunlardan biri de: SU. İnsanlar bırakın sabunu, elini yıkayacak suyu bulmakta zorlanıyor. İklim krizinin varlığı nehir yataklarını kuruturken suyun özelleştirilmiş olması belanın önemli bir diğer ayağı. Bir de endüstriyel tarımın giderek genişleyen kapladığı alanlar ve suyun onların öncelikle hizmetine sunulması sadece felaketlerin daha başlangıcında olduğumuza işaret ediyor.

Şililerin “kapitalist Korona” diye nitelediği salgın Şili’de şimdilik resmi verilere göre 14 bin civarında kişinin enfekte olmasına yol açarken 198 kişi de hayatını kaybetti.

Asıl hastalık kaynağı Piñera yönetimiyse dünyanın başka yerlerindeki benzerleri gibi elbette salgını fırsata dönüştürdü. Hatırlayacak olanlar vardır kuşkusuz geçen yıl Ekim ayında başlayan direniş karşında Şili parlamentosu bir karar almış ve Nisan sonunda “Pinochet anayasası değişsin mi değişmesin mi” saçma başlığı altında bir referandum yapacaktı. Fırsat bu fırsat Korona gerekçe gösterilerek referandum 25 Ekim’e ertelendi. Devleti alileri izin verir, referandum bir gün vuku bulur ve  buradan evet oyu çıkar ise yeni anayasayı hazırlayacak heyetin belirlenmesi için gerçekleştirilecek seçimler, 4 Nisan 2021’deki yerel seçimlerle birlikte yapılacakmış.

Ne güzel değil mi? Onlarca insan bu anayasa ile yaşanmaz diye hayatını feda etsin, yüzlercesi gözünü kaybetsin, işkence görsün, tecavüze uğrasın… Siz çıkmaz ayın çarşambasına “bir şeyler yaparız belki…” deyin. Bahane de hazır “çünkü salgın var…”. İktidarın bence böyle söylemesi normal. Buradaki sakatlık taa başından bu gayri meşru referandumu kabul eden muhalefette. Aralarında meşhur komünistlerin de olduğu bu arkadaşlar “Pinochet anayasası hiç bir biçimde meşru değildir, bu yüzden referanduma böyle bir şeyi götürmek dahi düşünülemez; anayasa bizim kararımızla hemen şimdi değiştirilmelidir.” demediler maalesef. Sahi Pinochet anayasası meşruiyetini nereden alıyor? ABD destek ve teşvikiyle seçilmiş bir hükümeti silah zoruyla alaşağı edip, Devlet Başkanı Allende başta olmak üzere binlerce insanı katledip, işkenceden geçirip, yüz binlerce insanı sürgüne gitmek zorunda bırakmasından mı?

Sorun sanırım şurada: Belki de bu devirde bir işte çalışıyor olmanın ayrıcalığından kaynaklı artık fazlasıyla hantallaşmış bir işçi sınıfının varlığı ve onların siyasal temsilcisi pozisyonunda olan elit diyebileceğimiz kesimlerin durumu idare etme temelli siyasal varoluş hali. Bu kesimler sokakta halen bir biçimde devam eden mücadelenin bir parçası olmak yerine değişmesini istedikleri anayasanın nizamında “muhalefet” etmeyi yeğlediler. Sonuçta bir aldatmacanın parçası olmaktan da kurtulamıyorlar. Aynı “sağır” hali maalesef şu anda hapishanelerde olan ve bazılarında Koronavirüsü tespit edilen Mapuche tutsakların serbest bırakılması için yürütülen kampanyalar karşısında da sergiliyorlar…,

Daha kuzeyde Covid-19’a karşı dezenfektan enjekte etmeyi aklına getirebilen, sonra da dezenfektan şirketlerinin “aman ha!” uyarıları yayınlanınca aklına bir anda kinaye yaptığı gelen saçlarını zapt edemeyen başkanın ülkesinde durum sanki farklı mı? Geçenlerde kendisi hepten kinaye olsa diyeceğimiz başkanın müstakbel rakibi Biden “Sözlerimi not edin. Bence erteleyebilmek için seçimlerin neden yapılamayacağına dair bir bahane üretecek” demiş. Bense asıl dramatik olanı not etmek istiyorum yani sadece Amerikan halkı değil bütün dünya fazlasıyla kokuşmuş olan bu kötülerden birini seçerek daha ne kadar demokrasicilik oyunu oynamaya devam edecek? Gerçekten bunun seçme hakkıyla bir ilgisi var mı? Ya da şöyle düşünün Soykırım tartışmaları karşısında “az bile yapmışız…” diyen bir iktidarın, seçmenin oynadığı demokrasiciliğin önemi ne kadar olabilir?

Pislik ortada! Kokusu, görünüşü dahil ne olduğu ifade etmesi için ayrıca ilaveye gerek duymaz ve bizi de yutmak için yollar ararken pisliğin analizi üzerine yapılan tartışmalar gönülsüzlere zaman kazandırabilir, fakat asıl düşmana zaman ve yeni olanaklar sağlar. Hâlbuki herkes bilir önce/hemen/şimdi pislikten kurtulmak gerekir. Bunun yollarından biri de küreyip uygun bir yere atılmasıdır…              (yeniozgurpolitika)