Aykan Sever

Maalesef çoğumuzun gelecekle ilgili kurduğu politik beklentiler yukarıdaki başlıktan ibaret. Örneğin dünyanın birçok coğrafyasında önemli ölçüde hayatımız bir ihlal edilme, sömürülme, baskı-tehdit altında tutulma, korkutulma ve bizim her seferinde biraz daha geri adım atmamız, atmayanlarımızınsa cezalandırılması, yok edilmesi sarmalında geçiyor. Fakat biz sağ kalanların bir kısmı her seferinde, inatla “aslında biz onların düşmanı değiliz, sadece şimdilik bunu onlara anlatamadık…” telkinini kendi kendine mırıldanarak yaşamını sürdürüyor.

Dünyada egemen politik anlayış insanları, doğayı belli bir hiyerarşi içinde egemenlik altında tutma-yönetme-sömürme-talan etme sahası olarak görüyor ve böyle yapıyor. Biraz tekrar olacak ama bunu bir kere daha konuşmakta yarar var. ABD ile simgelenen günümüz “demokrasi”si bunun en çarpıcı örneği bence. Biraz basitleştirirsek sermaye sahiplerinin seçim öncesi yaptığı yatırımları sonrası tahsil etmesinden ibaret bir süreçten söz ediyorum. Her şey yasalara uygun. Çünkü bu basit şeytani denklemi yapanlar zaten kendileri. Kitlelerin masumiyetinden söz etmek burada anlamsız. Geçen günlerde ellerinde ağır silahlarla “protesto” yapanlarla ilgili Trump’ın sarf ettiği mealen “aslında biraz öfkeli, ama iyi çocuklar” sözü gibi bir madalyanın onları gönendirdiği ve yenilerini almak için gayret içerisinde olacaklarına ise şüphe yok. “Bu virüs’ü kesin Çinliler yaptı, ortalığa saldı.” Kafasının alıcısının da çok olduğu bir demokrasi beşiğinden söz ediyoruz. Nitekim böyle bir siyasal iklimin temsilcisinin virüs ilk ortaya çıktığında en basitinden Çin yönetimine “Size yardım edelim ne ihtiyacınız varsa söyleyin…” minvalinde bir şeyler terennüm etmesi beklenemezdi; karşılarındakilerden de durumun gerçekte ne olduğuna dair bir açıklık hiç bir zaman göremediğimiz gibi.

“Büyük Yalan”ın Amerikan cephesine baktığımızda uzun yıllardır 11 Eylül saldırıları ve son Korona salgını hariç bu ülkenin coğrafyası içeride ciddi bir “şiddet”e maruz kalmadı. Savaşların hep içinde olmalarına rağmen ülkelerinden uzak tuttular. Bu, derin iktisadi ve sosyal boyutları da olan bir düşünme tarzı yarattı. “Savunulması gereken yaşam biçimimiz” diye “Cumhuriyetçi” ya da “Demokrat” kesimlerin çoğunun diline dolanan bir tekerleme. Bu müthiş yaşam biçimi, bazen elinde silah bir kalabalığa dalıp öldürebildiğin kadar kişiyi katledip sonra bir polis ya da kendi kurşunuyla son buluyor. Ya başkaları? Öyle bir soru kafalarında genelde yok ama alışkanlık icabı ellerindeki kanlı dolarları sürekli sallayıp dünyanın geri kalanına nasıl düşünmeleri gerektiğini de öğrettiler/öğretiyorlar. Asıl problem de burada başlıyor.

Örneğin akademik cafcaflarla da süslenmiş olabilecek bu öğrenilmiş bakış açısı Yemen halkını Ramazan, oruç falan dinlemeden bombalayan Suudi Arabistan yönetimini görmemizi ve onun hiçbir kutsalı olamayacağını düşünmemizi engelliyor. Yine bu öğretilmiş düşünce biçimi sayesinde, emperyalist emellerle donanmış, saldırganlığını sürdüren TC devlet aklı, tepemizden sopayı eksik etmediği halde biz hala bu DEVLET’le bir gün birlikte demokrasi kurabileceğimize inanıyoruz. En kötüsü ise bize kendi ellerimizle bir şey yapamayacağımızın öğretilmiş olması.

Halbuki bu geçmişte de mümkündü bugün de! Örneğin FATSA, üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen neden unutulmadı? Bugün kafaları hoşaflaşmış bir kısım aydının zamanında Fatsa’da kısa bir süre de olsa yaşayan doğrudan demokrasi örneğine gösterdikleri teveccühten değil elbette. Onun değeri devletin, egemenlerin vaazı dışında, halkın kendi elleriyle yarattığı bir karşı koyma biçimini; yapabileceklerini, değiştirebileceklerini göstermesinden geliyor. Fatsa aynı zamanda “Bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz” diyen devlet aklının sınırlarını göstermesi açısından da önemliydi. Bugün rejim en ufak bir dayanışma faaliyetine bile niye tahammül edemiyor dersiniz?

Sınırlarını gördüğümüz şeylerden bir diğeri de bugünlerde daha çok Ermeni Soykırımı etrafında konuşulan gerekli fakat yetersiz “geçmişle hesaplaşma” düzlemi. Bu uğraşın günümüzün egemen politik aklının dehlizlerinde kaybolma olasılığı yüksek. Çünkü egemenlerin öncelikleri farklı, biri diyelim ki “Karabağ”ı sayıklarken diğeri “S-400”den bahsediyor. Ütopyaları yok. Bu rejimleri yönetenler bazen dalgınlıkla nostaljinin duvarları pastoral görüntülerle kaplanmış ferahlığına dalabiliyorlar. Ama daha fazlası değil. Bu yüzden gerçekten bir hesaplaşma isteyenlerin tartışmayı bugüne, politik-pratik bir bağlama taşıması şart.    (yeniozgurpolitika)