Murat Sabuncu

Murat Sabuncu

 

Bugün onlara ekranlar, gazeteler kapatılmış olabilir. Ama ellerinde gördüğüm simgesel bir güç var: Cızırtılı, tekerlekli, küçük bir hoparlör. O hoparlörden çıkan ses kalplere ulaşıyor.

HDP’nin Hakkari ve Edirne’den başlattığı ‘darbeye karşı demokrasi yürüyüşü’nün İstanbul kısmının Abbasağa Parkı’nda yapılacak buluşması ile ilgili izlenim yazmak üzere Beşiktaş’a gidiyorum…

HDP yürüyüş kararı aldığında güzergahtaki Bursa, Hakkari, Edirne, Van, Tekirdağ illerinde şehir giriş çıkışları kısıtlanmıştı. İstanbul’da da Valilik İl Hıfzısıhha kararı doğrultusunda ‘olası provakatif eylemleri ve salgın hastalığı önleme amacıyla’ kente giriş çıkışların kısıtlandığını, 15 gün boyunca eylem yapılmasının yasaklandığını’ duyurmuştu.

Parka çıkan tüm sokaklarda ve cadde üzerinde polis sıkı önlem almıştı. Çevik Kuvvet’ten Özel Harekat’a hatta ceketlerinin arkasında yazdığı için anlayabildiğim ‘spor şube’ye kadar değişik bölümlerden güvenlik görevlileri etraftaydı. Alana vardığım 18.30 ile alandan ayrıldığım 20.30 arası şahit olduğum bir gerginlik yaşanmadı. Aslında bunu yazarken bile insan; Meclis’in üçüncü büyük siyasi partisinin anayasal barışçıl bir hakkı kullanması sırasında ‘gerginlik çıkmamasına sevinir hale geldiğine de’ ayrıca üzülüyor. Kaldı ki yürüyüşün kimi etaplarında ve tabi uzun süredir polisin HDP’li vekillere, üyelere nasıl yaklaştığını da biliyor, görüyoruz.

Parka girdiğimde Aynur Doğan’dan ‘Keçe Kurdan’ (Kürt Kızı) çalıyordu, halay çekiliyordu. Alan kalabalıktı, hemen herkes maskeliydi. Bir grup halayda ellerindeki bayraklardan ‘sosyal mesafe ayarlaması’ yaparken daha küçük bir grup el ele tutuşmuştu. Görevlilerden sık sık ‘virüse dikkat’ uyarısı yapıldı.

Toplantıya DİSK’ten KESK’e sendikalardan, TİP’ten EMEP’e siyasi partilere, Halkevleri’nden Demokratik Alevi Derneği’ne katılım oldu. Katılımcılara kısa birer söz hakkı verildi. TİP Genel Başkan Yardımcısı Barış Atay’ın konuşmasındaki bir bölüm uzun süre alkışlandı:

“İktidarın saldırıları hiç birimizin ilk defa gördüğü şeyler değil. Demokrasi, özgürlük, eşitlik isteyenler buna yıllardır maruz kalıyor. Soruyoruz neye yaradı? Milyonlarca insanın yan yana mücadelesine yaradı.”

Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan da ‘AKP’nin emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesinden ve birliğinden korkması gerektiğini’ söylediğinde alanda çoşku yaşandı. Katılanların bu iki cümleye ve diğer konuşmalar boyunca sarf edilen ‘yan yana durmak, demokrasi için mücadele, bir arada olmak’ kelimelerini duyduğunda verdiği tepkiye baktığımda HDP’nin bu yürüyüş ile bir hedefi yakaladığını düşündüm: Uzun süredir sessiz duran hatta kimi yerlerde partisine küsmüş kitlesini harekete geçirmeyi…

Oturduğum yerin hemen yakınındaki orta yaşlı bir çift ile konuştuğumda bu düşüncemi teyit eden birkaç cümle duydum:

“Biz oy veriyoruz, onlar saymıyor. Bir daha oy veriyoruz, e yine saymıyor. Sayana, bizi tanıyana kadar mücadeleye devam…”

İkisinin de ağzındaki maskede tükenmez kalemle yazılan kelimeler çok tanıdıktı: Nefes alamıyorum.

Ben onlara konuşurken HDP’nin bu yürüyüşü neden yaptığı katılımcılara bir kere daha anons ediliyordu: Hak hukuk adalet, demokratik anayasa, Kürt sorununda demokratik çözüm, savaşları durdurmak, demokrasi, iş ve aş, kadınlar, gençler, doğa ve yaşam…

Kalabalığa biraz daha yukarıdan bakmak için merdivenlerden tırmanıyorum. Parkın en anlamlı yerlerinden biri. Heykeller var aralıklarla. Bir de o heykellerin anlamını açıklayan bir plaka. Şöyle diyor: Demokrasi kahramanları… Onlar demokratik, laik cumhuriyetimizin karşısındaki karanlık güçlerle savaştıkları, ulusal egemenliğimize karşı düzenlenen oyunları bozdukları, toplumu aydınlatarak kirli emellere engel oldukları için öldürüldüler. Bu anıt park demokratik kazanımların önemli bedelleri olduğunu hatırlamak, hatırlatmak ve genç kuşaklara aktarmak için kuruldu.

İsimler; aynı meslekte olmaktan onur duyduklarım… Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı…

Onlar, gazeteciler… Doğru bildiklerini korkusuzca yazan, iktidarların değil halkın yanında duran, gücün değil bedel ödeyerek haber verme hakkının peşinden koşan saygıdeğer isimler… Ne yazık ki şimdi yoklar… Sözünü, duruşunu, hatta ‘meslek ilkelerini’; iktidara göre ayarlayanların/esnetenlerin sayısının arttığı zamanlarda eksiklikleri ne çok anlaşılıyor.

Olayın iktidarla ilgili yönü de tuhaf… ‘Manşetlerle savaşarak geldim’ diyen bir lider, ‘kontrol altına alınan manşetlerle iktidarda kalabileceğini’ sanıyor. Haksız bir şekilde cezaevine gönderildiği günleri hiç yaşamamış gibi cezaevine gönderilen siyasetçilerin ‘unutulacağı ya da halkın onlardan kopabileceğini’ hayal ediyor. Yapılan düzenlemelerle ‘muhtar bile olamaz’ denilirken halkın iradesiyle yıllarca ülkeyi en üst düzeyde yönetmemiş gibi koalisyon ortağı MHP ile seçim yasası düzenlemesi yaparak uzun yıllar iktidarda kalma hesabı yapıyor. Partisine açılan kapatma davasının e-muhtıranın, yapılan her haksızlığın halkın vicdanında nasıl etki yaratıp partisini büyüttüğünü ‘hatırlamıyor’ iktidarın yancılarının ‘HDP’yi kapatın’ bağırışlarına sessiz kalıyor. Kendisi ‘HDP’yi ötekileştirerek-hedefe koyarak’ son seçimlerdeki yenilgisinin faturasını Kürtlere çıkartıyor.

Abbasağa Parkı’nda toplananlar başta Diyarbakır Cezaevi yıllardır en ağır faturaları ödemiş olanlar. Bugün onlara ekranlar, gazeteler kapatılmış olabilir. Ama ellerinde, dün o parkta gördüğüm simgesel bir güç var: Cızırtılı, tekerlekli, küçük bir hoparlör. O hoparlörden çıkan ses kalplere ulaşıyor. Milyon dolarlık kameraları, ses sistemleriyle hemen her gece aynı isimleri ekranlara çıkartıp, iktidarın ağzıyla konuşanların söyledikleri ise bir kulaktan girip diğerinden çıkıyor. Tarih örnekleriyle dolu. Kalbe dokunan, gerçekleri konuşan-konuşturan her zaman kazanır. Er ya da geç…

(t24)