İrfan Aktanİrfan Aktan

İktidar koalisyonunu oluşturan İslamcı-Türkçü ideolojinin, Kürt sorununu güvenlikçi politikalarla çözmeye çalıştığını söylemenin bir manası kalmadı. Uygulama bunu aşan bir yolun takip edildiğini gösteriyor. Mevcut politika artık “Kürt kimliğinin varlığı sorununu” çözmeye odaklı gibi görünüyor. Hakikaten, şu sıralar Diyarbakır’da Esat Oktay’ın Co’su mu dolaşıyor?

Geçen hafta bir mülakat veren Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç, MHP’nin AKP açısından yük olup olmadığına ilişkin soruya şu yanıtı verdi: “Ben bunu iki sebepten söyleyemem. Sayın Cumhurbaşkanımız MHP ile olan ittifaka çok önem veriyor ve bu ittifaka zarar verecek söylemlerden herkesin kaçınmasını istiyor. Bu bizim için de bir talimat. O yüzden içimizden ne düşünürsek düşünelim bunu dışarıda söylemek imkânından mahrumuz.”

Arınç aslında direksiyonu MHP’ye kaptırmaktan korkan AKP’lilerin rahatsızlığını dolaylı da olsa açık etmiş görünüyor. Bu kaygının epey bir süredir İslamcı AKP’lilerde hâkim olduğu, hatta AKP’deki bazı kopmaların doğrudan bundan kaynaklandığı biliniyor. Zira bu kesime göre artık “AK Parti” yok, “AKP” var; üstelik o da maskeli bir kostümden ibaret. Kostümün içine yerleşen ise MHP ve onun ideolojisi, kadroları.

AKP’LİLERİN İKTİDARDAKİ PAYININ AZALMASI KAYGISI

Bu kaygılı İslamcı kesime göre MHP ideolojisi güçlendikçe Türkçülüğün İslamcılığa baskın gelmesi ve İslamcıların, yahut AKP’lilerin iktidardaki paylarının giderek azalması işten bile değil.

Kürt meselesi bağlamında da bu “kaygılı” kesim, mevcut politikanın, kendilerine oy veren Kürtleri uzaklaştırmasından çekiniyor. Arınç bunun da sinyalini şu sözlerle veriyor: “HDP seçmeniyle PKK’yi aynı kefeye koymak büyük bir yanlıştır. İstanbul’daki Kürt seçmen veya HDP seçmeni tercihini ondan yana kullandı. AK Parti’nin alternatifi ne? Cevaplandırması zor.”

“AK Partililer” MHP’yle ilgili kaygılarıyla da, cevaplanması zor sorularıyla da baş başa kalmış görünüyor. Çünkü koalisyonu oluşturan “çekirdek kadro” açısından bu soruların da, cevaplarının da bir manası yok. Zira artık mesele AKP’nin alacağı oylar değil, koalisyonu yaratan ideolojik birlikteliğin devlete egemen halde “ilelebet” payidar olması.

Bu birlikteliğin oy kaybının, Bahçeli’nin bir süredir dillendirdiği Seçim Yasası’nın “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine” uyarlanmasıyla telafi edilebileceği düşünülüyor. Bunun, iktidarın değişmeyeceği bir seçim sistemi olarak tasarlanmak istenip istenmediği ayrı bir mesele, bunun yapılabilirliği de başka bir mesele. HDP ve “küçük muhalefet” tasfiye edildikten sonra Ana muhalefetin bir şekilde bu işe razı edileceği mi düşünülüyor? Bizim öngörü yaparken bile çekeceğimiz zorluğu, iktidar koalisyonu uygularken çekmeyebilir.

TÜRKÇÜLERLE İSLAMCILARIN KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIMINDAKİ NÜANS FARKI

Her halükârda iktidar koalisyonunun bileşenlerinin en azından Kürt oyları üzerinden bir hesaba girişmediği, uygulamayla da ortada.

İktidar koalisyonunu oluşturan İslamcı-Türkçü ideolojinin, Kürt sorununu güvenlikçi politikalarla çözmeye çalıştığını söylemenin bir manası kalmadı. Uygulama bunu aşan bir yolun takip edildiğini gösteriyor. Mevcut politika artık “Kürt kimliğinin varlığı sorununu” çözmeye odaklı gibi görünüyor. Fakat Türkçülerle İslamcıların bu konuda çeşitli nüans farklılıkları barındırdıkları söylenebilir.

İdeolojik olarak bakıldığında AKP açısından esas hedef Kürt sorununu güvenlikçi ve ekonomik politikalarla çözmek. Yani devlete biat edenler dışında hiçbir otonom Kürt siyasi odağını yaşatmamak, siyaset yapmalarını mutlak bir biçimde engellemek, ama diğer yandan da Kürt orta sınıfı ve AKP’ye müzahir mütedeyyin alt sınıfları, oldukları gibi (Kürt olarak) kabul edip devlete eklemlemek. Boyun eğmeyenleri, kullandıkları siyasi yöntem ne kadar ılımlı, ne kadar şiddetten uzak, ne kadar uzlaşmacı, barışçıl vs, olursa olsun, sürekli bir basınç altında tutmak, biat edenleri ise ihya etmeden ama aç da bırakmadan, önce kendine, sonra da devlete entegre etmek.

Bu hedef, iktidar koalisyonunun yapıştırıcısı olsa da, Türkçüler açısından sürecin sadece ilk aşaması.

Zira Türkçü ideoloji ve devletin zor aygıtlarını kullanan bazı kadroları, kendileri açısından Türklük düğümünü gevşemez bir biçimde sağlamlaştırmaya mani görülen Kürtlerin bizatihi varlığı sorununu çözmek istiyor. O yüzden Kürtçe tabelalar teker teker indirilip yerine Türkçeleri konuyor. O yüzden kaldırıma yazılan “Berê Peya” (Önce Yayalar) yazısı kazınıp Türkçeleştiriliyor. Örnekler sayısız ama sadece Kürtçeye yönelik yaklaşım bile, meselenin bir siyasi parti olarak HDP, belediyeler vs. olmadığını ortaya koyuyor.

IRKÇILIK, KORKU ANINDAKİ REFLEKS GİBİ HEP AYNI ÇIĞLIĞI ATTIRIYOR

Türkçü ideoloji yüzyıllık beyhude bir hevesin peşinden koşmak, bunun için İslamcı iktidarın zaaflarını, düşme kaygılarını da işlevselleştirerek istiyor. Bu tarihsel hülyanın gerçekleşmesi ne kadar mümkün, ayrı mesele. 1925’te, 1938’de, 1960’larda, 1980’lerde, 1990’larda her türlü yola başvurma pahasına bu hülyanın peşinden gidenler çok can yaktı ama fikren de, fiilen de defalarca hüsrana uğradı.

Hele ki şu sıralar ırkçılık karşıtlığı bir kez daha dünyadaki siyasal mücadelelerin taşıyıcısı haline gelmişken, yine Kürtlerin siyasallaşması, Türkçülerin ufuklarının alamayacağı kadar derinleşmişken ırkçı bir politikayla sonuç alınamayacağı açık.

Ama bu hakikat, Türkçülerin yüzyıllık ezberi tekrarlamayacağı anlamına gelmez. Zira ırkçılık korku anındaki refleks gibi, her seferinde aynı çığlığı attırıyor.

Burada bir parantez açalım. Son bir ayda, Diyarbakır’da baskın yapılanların evinde, iki defa köpek saldırısı gerçekleştirildi. 30 Mayıs’taki ev baskınında Şeyhmus Yılmaz, polis köpeğinin saldırısına uğradı. Emniyet, Yılmaz’ı köpeğe tekme atmakla suçladı. 27 Haziran’da da Kürt siyasetçi Rojbin Çetin’e aynı saldırı oldu. Valilik, Çetin’i suçladı. Peki bu her iki baskında neden köpek kullanıldı? Bunlar uyuşturucu operasyonu değildi. Gözaltına alınanlardan biri, eski bir belediye başkanıydı ve aktif siyaset yapan, istendiği anda gözaltına alınabilecek bir siyasetçiydi. O halde neden köpek kullanıldı?

Bu olay üzerine pek çok insan, 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nin namlı işkencecisi Esat Oktay Yıldıran’ın meşhur köpeği Co’yu hatırlattı. Yıldıran’ın Co’yu kullanarak yaptığı işkenceler, mahkumları Co’ya selam vermeye zorlaması ve anlatılamayacak başka işkenceler… Hakikaten, şu sıralar Diyarbakır’da Esat Oktay’ın Co’su mu dolaşıyor?

Eğer öyleyse, bu, 12 Eylül işkenceleri kadar, o dönemin rejimini de, işkencelerin yarattığı toplumsal, siyasal sonuçları da akıllara getirmiyor mu? Esat Oktay Yıldıran’ın hapishanedeki insanları yıldıramadığını, çözüm sürecinde tüm AKP’liler altını çizerek, yüzlerce kez söylemediler mi? Bizzat Bülent Arınç, 16 Aralık 2012 tarihinde, 12 Eylül döneminde Co’nun saldırısına uğrayan ve şu anda tekrar hapiste olan Gülten Kışanak için ne demişti, hatırlayalım: “17 yaşındaki bir genç kızken Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki, o kadar kendisini zorlamışlar ki, ben de aklıma gelse dağa çıkardım. Çünkü Diyarbakır’da cezaevinden çıkanların yarısından fazlası dağa gitti, yarısından fazlası da dağdakilere övgüler düzüyor. İnsanlara zulmederseniz, haksızlık, fena muamele yaparsanız bunun karşılığı sabır gösterenler de, reddedenler de, bunun hesabını sormaya kalkanlar da olabilir.”

ŞİMDİKİ TÜRKÇÜLER NİHAL ATSIZ’IN YOLUNDA MI?

Peki Türkçü ideolojinin taşıyıcıları açısından, 1920’lerden beri sorun olarak görülen Kürtlerin kimliklerini sahiplenme ısrarını, direncini nasıl ortadan kaldırabilir?

Türk ırkçılığının ideologlarından Nihal Atsız’ın Ötüken Dergisi’nin 16 Haziran 1967 tarihli sayısındaki Kızıl Kürtlerin Yaygarası” başlıklı yazısında bu soruya bir cevabı vardı: “Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. (…) Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? Gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletler’e başvurup Afrika’da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman Kağan Arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin.”

TÜRKÇÜLERİN YOLU BELLİ, PEKİ İSLAMCILAR NE YAPMAK, NEREYE VARMAK İSTİYOR?

Son yıllarda Türkçüler arasında tekrar popülerleşen Atsız’ın fikirlerinin iktidar koalisyonunun başat aktörleri arasında ne kadar itibar gördüğüne dair bir değerlendirme yapmak spekülatif olur. Ama uygulamalar, çeşitli söylemler bu konuda fikirler veriyor. Kaldı ki Türkçülerin, 1970’lerdeki kaygısı güncel: “Yok edilmeyen düşman yenilmiş sayılmaz.”

Fakat eğer Atsız’ın özlediği Türkçülerin Kürtlere ilişkin yaklaşımı yerine başka bir yola başvurulacaksa, bu ne olacak? Anti-Kürtlüğün hudutları nereye kadar vardırılacak? Dahası, devlet nimetlerini kullanmaya devam etme karşılığında Türkçü ideolojinin içinde erimeye rıza gösteren İslamcılar, bu yolun sonunda kendileri açısından nasıl bir gelecek görüyor? Türkçülerin Kürtlüğe yönelik epey kabarık bir külliyatta birikmiş hedefleri açık. Peki İslamcılar ne yapmak, nereye varmak istemektedirler?

(gazeteduvar)