Emperyalist hiyerarşi içinde kalıcı bir pozisyon elde etme arayışındaki TC’nin bu ara kasa tamtakır. Basında yer alan bilgilere bakacak olursak son 12 ayda yaklaşık 20 milyar dolarlık sermaye çıkışı olurken, cari açık 10 milyar dolara tırmanmış. Katar’dan alınan 10 milyar doların ise 2.75 milyarı Merkez Bankası’nın kasasındaymış gerisi harcanmış. Muhtemelen bu harcamalara Libya’dan gelen 12 milyar dolar da dahil, tabii direkt fail şahısın cebine gitmediyse. Doğal olarak bizden bu durumu daha iyi bilen diktatör ve yardakçıları telaşla para aramaya, sağa sola koşuşturmaya başladılar.

Geçtiğimiz günlerde Çavuşoğlu soluğu AB’nin dönem başkanı Almanya’da aldı. TC’ye silah satmakta pek maharetli olan bu ülkenin zevatı eline cebine hiç atmadığı gibi vatandaşlarını da TC’ye tatile göndermeyerek turizm yoluyla da koltuk çıkılmasına müsaade etmeyeceğini gösterdi. Nafile Almanya (AB) turu sonrası Çavuşoğlu aldığı davetle kendini İngiliz sicimiyle Londra’da bir limana soluk soluğa bağladı. Pardon Abdülhamit mi dediniz?

Buradaki görüşmelerde imzalanması için formalitelerden bahsedilen “serbest ticaret anlaşması” önemli. Bu daha önceden ABD tarafından önerilen “Çin’in tedarik zincirindeki yerini TC alsın”la uyumlu bir yaklaşım. Fakat bu işler elbette demekle olmuyor yapabilirseniz bir anlamı olur. Bunu Libya’nın toprak bütünlüğüne saygılıyız gibi rutin yalanların yanı sıra Libya’nın geleceği konusunda Birleşik Krallık yönetimiyle aynı düşünüyoruz” türünden yapılan sade suya tirit açıklamaların arkasında muhtemelen NATO’daki TC’ye arka çıkmanın sürmesi ve TC’ye dönük finans çevrelerinden bazı destek sözleri alınması ve belki de bu doğrultuda henüz açıklanmayan bazı anlaşmalar yapılması yatıyor.

Bir süredir içerde epey perişan bir görünüm sergileyen dışarıda ise hem TC hem de ABD ile “anlaşmazlıklar” yaşayan Macron Fransa’sı ise şikayetleri sonrası NATO’da TC ‘ye karşı pozitif bir sonuç alamadı. Sonrası ise bu hafta başı AB dışişleri bakanlarının Türkiye ile ilişkileri gözden geçirmek üzere bir araya gelmesini sağladı. AB parlamenterleri her ne kadar çokça bağırıp çağırsa da her zaman “stratejik çıkarlar”ın araya sıkıştırıldığı bu tarz görüşmeler genelde sınırlı, rejimi rahatsız etmeyen kararlarla sonuçlandı. Bu kez de farklı olmadı. Arada rejimin Ayasofya ile ilgili kararını kınamayı unutmayarak Türkiye’ye Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleri nedeniyle yeni yaptırımlar uygulanabileceği söylendi. Arada TC ile uzlaşma arayışlarını sürdürecek olan AB dış politika yürütücülerinin söylediği yaptırım artırma sinyalinin hayat bulması ise en erken gelecek ay Berlin’de gerçekleşecek olan toplantı ertesi mümkün. Özetle Fransa, Yunanistan ve Kıbrıs’a söylenen yaz gelince yonca bitecek makamı…

Madem AB unutmamış Ayasofya’yı biz de hatırlayalım. Bu meseleyle ilgili çalışanların da dile getirdiği üzere çok boyutlu bir sembol Ayasofya. Mesela Nagehan Tokdoğan Yeni Osmanlıcılık kitabında “Hilalin Haç’a karşı zaferi, emperyal meydan okuma…” gibi ifadelerle Ayasofya’nın ele geçirilmesinin sembolize ettiklerini anlatırken; onun müzeye dönüştürülmesini ise “aşağılanma hissi, öfke, yeniden fetih isteği, Osmanlı nizamına, asr-ı saadete duyulan hasret, eve dönme isteği…” diye resmetmiş. Mevcut konjonktürde ise bunlara ek olarak mekanı ve dolayısıyla zamanı yeniden fethetme arayışı (Buna elbette kayyımlar, gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler, baro “düzenlemesi”, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, Hasankeyf’in betonda boğulması, Suriye, Güney Kürdistan ve Libya’da uygulanan emperyalist politikalar da dahildir.) içeride makbul vatandaşı tanımlama (Türk, Sünni, rejime biat eden) dışarıda da ümmete seslenerek küffara meydan okuyan halife/sultan sembolize edilmeye, yaratılmaya çalışılıyor.

Özetle inşa edilmeye çalışılan yeni bir emperyal devletle karşı karşıyayız. Bunu becerebilirler mi ayrı mesele, fakat yapılmaya çalışılan ve rejim tarafından gündeme getirilen “sistematik politikalar” bu yönde seyretmekte. Bu yüzden 70’li yıllara has değerlendirmelere sadakat gösterileri yaparak bugünü tarif etmeye çalışmak ister istemez nafile bir çaba olacaktır. Ayrıca “ustalar”ın bizden beklentisinin imandan öte “somut durumun somut tahlili” olduğuna ise eminim. Tabii isteyen Muharrem İnce’nin yanında namaza da durabilir…

(yeniozgurpolitika)